http://www.kutbulirsad.net

MEDED YA SEYDAM - Blogcu




MEDED YA SEYDAM


24/3/2007 - ADAB-I FETHULLAH

Kategori: GAVS-I HALELA

Zikir ( Vird) Konusu

Zikir iki çeşittir :
1. Lafza-ı Celal ( Allah sözü) zikri,
2. Nefy-u İsbat ( Kelime-i Tevhit ) zikri.
1. Lafza-ı Celal Zikri :
Celal zikri yalnız kalple veya hem kalp hem de latifelerle çekilir. Müride ilk kez beş bin adet verilir. Herhangi bir nedenle eksik çekerse veya bırakırsa kazası gerekmez. Bunu çekiliş yöntemi şu şekildedir : Salik abdestli , gözleri kapalı, kıbleye veya üstadının yönüne doğru duvara yakın olarak bir örtü altına girerek oturur. Sağ ayağını sol ayağının altına koyar, sağ kalçası üzerine oturur; bunu yapamazsa bağdaş kurarak ve diz çökerek oturur.
Yirmi beş kez diliyle “ Estağfirullah” der. Sonra sekiz adet Fatiha’yı okuyarak Sadatlara bağışlar. Daha sonra mürşidine rabıta yaparak kalp huzuruyla zikr etmek için yardım ister. En sonunda ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırarak Allah, Allah diye virdini çekmeye başlar. Her yüz adet bitince diliyle bir kez “ İlahi ente maksudi ve Rıdake Matlubi” Allah’tan başka gayesi olduğu için de kendini bu konuda yalancı görür.
Çünkü gerek zikir etmede, gerek başka gayesi olmadığını söylemede samimi değildir. Bu duruma üzülür ve gayesinin düzgün olması için üstadına yalvarır. Zikri bitinceye kadar bu şekilde devam eder.
Bitirince de “ Görevimi gafletle yaptım. Gafletle yaptığım zikir günah işlemek gibidir” der ve yaptığı ibadeti Cenab-ı Hakka’a ( c.c) yaraşır bulmayarak yeniden yirmi beş kez “ Estağfirullah” çeker. Bu istiğfarı oruç, namaz, Kur’an-ı Kerim okumak ve okutmak, farz veya nafile ibadetler gibi hayır işlerinin başında ve sonunda devamlı yapar.
Celal zikri konusunda Sadat-ı Kiram şunları söylemişlerdir : Alalh ( c.c) kelimesinin kalbinde nurla yazılı olarak düşünmek; sözsüz sadece kalbden anlamını söylemek; sürekli kalbden anlamını söylemek; sürekli kalbden Allah (c.c) sözünü geçirmek; anlamını düşünmeden sadece sözü kalben söylemek veya kalben hem anlamı hem de sözü devamlı anmak. Bunların en güzeli sonuncusudur.
Kitap ezberleyen öğrenci gibi, önce Cenab-ı Hakk’ın ( c.c) huzurunda bulunma düşüncesine kendini alıştırır, sonra da kalbini O yüce zikre bağlar. Bu şekilde zikir yapmak sevap kazanıp, cezayı gidermek için değil; esas amaç olan murakabeyi ( Alalh-u Teala’nın ( c.c) huzurunda olma) elde etmek içindir. Gerçekten de zikrin bu türü çok güzeldir ve hızla mukarabenin kazanılmasına neden olur.
Zikir ederken gaflet ve kuruntu ( vesvese) olursa bunları kovmakla uğraşmamak gerekir. Çünkü bunlardan kurtulmak çok zor ve karışıktır. Zikir yapan sıkılmamalı, kızmamalı, belki de bunlar yaptığım zikirden dolayı oluyor diye düşünerek kalbinin zikrini izlemelidir.
Bu şekilde zikirden hoşlanır. Allah’u Teala ( c.c) bir kulunun kalbinin uyanmasını ve gönlünün huzura kavuşmasını dilerse ona bir takım belirtiler gösterir. Bu belirtilerden en açık olanları; nefsin kötü tutkularından ve arzularından kaçınma ile haram ve mekruhlardan sakınmadır. Bunlar görülünce latifelerle Zikir etmenin zamanının geldiği anlaşılır. Latifelerin makamlarının ( yerlerini) anlatmak uzun uzadıya açıklamayı gerektirdiğinden dikkatlice okumalı ve anlamaya çalışmalıdır

Teslim Olmanın En Yüksek Derecesi

Yok olacağını bilse dahi; dünya ve ahiret yararı olmaksızın duraksamadan şeyhinin emrini yerine getirmesidir. Bununla birlikte beraber olduğu veya daha önce yaşamış olan kardeşlerinin ve sadıkların ibadetlerine bakmamalıdır. Çünkü bu teslimiyeti engeller. Zira teslim olmanın anlamı; “ Her kim silahını efendisinin kapısına asarsa rahat eder” sözünden anlaşılmaktadır. Buradaki silahtan gaye, müridin çalışması ve şeyhinin nazar etmesidir.
İşin gerçeği şu ki; bilgili bir şeyh, müridinden fazla müridini tanır ve nefsinin tedavisinin bilir. Çünkü kamil mürşit,müridini birçok yollarda yürütür ve yetiştirir. Örneğin bazen yalnız rabıta bazen yalnız sohbet bazen yalnız murakabe, bazen yalnız fikir, bazen yalnız cezbe, bazen de bunların birkaçı veya hepsiyle yetiştirir. Sözün özü mürit tam teslim olmazsa, şeyhten yol gösterme ve yetiştirme olamaz. Allah-u Teala ( c.c) ve O’nun Resulü gerçeği daha güzel bilir.
(Şey Fethullah Verkanisi ( k.s) Hazretleri’nin birinci mektubu burada sona erdi. Bundan sonra ki bölüm Şeyh Abdurrahman-ı Tahi ( k.s) Hazretelri’nin Mevlana Halidi Zülcenaheyn Hazretleri’nin ( k.s) halifesi olan Şeyh Muhammen bin Süleyman-ı Bağdadi’nin El Hadikayı Nediye kitabından Şeyh Fethullah Hazretleri’ne yazdırdığı adaplardır. )
Bir mürit mürşidi kamili mükemmeli bulduğunda onunla beraberken ve ayrıyken edebi gözeterek ona malı ve canıyla hizmet etmesi gerekir. Eğer mürit edebe uymazsa feyiz kaçar; nur karanlığa dönüşür ve manevi ayrılık gelir.
Şeyh Taceddin-i Hin-i Nakşibendi’in ( k.s) Naciyetul Kübra isimli eserinde bu konu şöyle açıklanmıştır: “ Bazı şeyhlerin hakkın ancak güzel edebe uymakla ödenebilir. Şeyhe saygıyla davranmak onun hakkını vermek; saygısızlıkta bulunmak ise zarar etmek ve büyük bir kusurdur. Çünkü mürşide manevi babalık hakkı vardır.”
Ben de diyorum ki : Manevi nispet Allah ( c.c) aşıklarının yanında maddi babalıktan daha şereflidir. Bu yakınlık Bilali Habeşi ve Selmani Farisi ( r.a) Hazretlerini Ehli Beyte dahil etti, amcalık bağı olan Ebu Talip de manevi nispetten uzak kıldı.
Şeyh Şerafettin Ömer İbni Farid ( k.s) bu yakınlık için şöyle buyurdu : “ İlahi aşk yolundaki manevi nispet anne ve babanın yakınlığından daha fazladır.”
Mürit gayesinden başka her şeyle ilgisini keserek, nefsini tüm yaratıklardan daha aşağı görmelidir. Kendisi nefsi için hiç kimseden bir hak istememeli, aksine üzerine geçmiş olan kişilerin haklarını ödemelidir. Hal, maka, keramet, fena ve beka gibi isteklerde bulunmamalıdır. Böyle amacı olan nefsine uymuş sayılır. Ayrıca makam ve keşiflere ait kendisinde bir durum oluşursa tek başına karar vermemeli ve buna güvenmemelidir. Kendisini tembelliğe ve aşağılık duygusuna kaptırmamalıdır.
Tarikatın anası edeptir. İnsan Allah (c.c) ancak edeple erişir. Allah’a kavuşamayan da edebe uymadığı için kavuşamaz.

Mürit Topluca Şu Edeplere Uymalıdır

Mal, çoluk- çocuk, rütbe, makam ve baş olma sevdasından vazgeçmelidir. Yemeğe ve giymeye düşkün olmamalıdır. Bulduğunu yemeli, eline geçeni giymeli; içini, dışını bir tutmalıdır. Gerçek dahi olsa hal sahibi olduğunu söylememelidir. Olayların gerçek yaratıcısı olan Allah’u Teala’ya ( c.c) tüm işlerinde güvenmek gerekir. Böylece yaratıkların aracılığıyla kalbini bağlamamış olur.
Allah için sevmeli ve nefret etmeli; Sünnet-i Muhammediye uymalı kerametinin olması veya olmaması yanında aynı olmalıdır. Sevinçli halinde kalbi hüzünlü, üzüntülü halinde kalbi rahat olmalıdır. Bunu sağlamak için Cenab-ı Hakk’ın ( c.c) buyurduğu kudsi hadisi düşünmelidir : “ Ben kalbi kırıklarla beraberim.”
Hangi tarikattan olursa olsun temiz ve takva sahibi müritlerin hepsini sevmelidir. Meczup’larla tartışmamalı ve onlarla alay etmemeli ve iyilikleri için Allah-u Teala’ya (c.c) dua etmelidir.
Mürşidine, mürit kardeşlerine ve tüm Müslümanlara özellikle Cuma günü, Ramazan ayında, arife gününde, seher vakitlerinde, hac sırasında, Allah ( c.c) yolunda savaşırken, yağmur yaparken, ezan ile kamet arasında, secdede, iki hutbe arasında dua etmelidir. Duayı yalvararak ve huşuyla yapmalı; korku ve ümit duygularını dengelemeli ve kabul edileceğini ummalıdır. Duanın başında Allah-u Teala’ya ( c.c) hamd etmeli, Peygamberimize salat ve selam getirmeli ve yine duayı aynı şekilde bitirmelidir.
Tüm işlerinde Allah-u Teala’yı ( c.c) unutmamak; alış- veriş sırasında Allah’ın ( c.c) takdirini kabullenmeli; öldükten sonra sevap defterini kabartacak iyi işler yapmalıdır. Allah’u Teala’nın ( c.c) kendisine bağışlamış olduğu nimetlerine tüm bedeniyle ve hareketleriyle şükretmelidir.
Kalbinin hastalıklarını iyileştirmeye uğraşmalı ve aşağılık duygusuna kapılmayarak ruhunu yüce duygularla süslemelidir. Görevlerini titizlikle yapmalı, onların değerini azaltacak davranışlardan kaçınarak gerçek bir çabayla Allah-u Teala’ya ( c.c) yönelmelidir. Zenginliği önemsememeli; yanında toprak ile altın eşit olmalıdır. Zevk ve eğlenceye düşkün olmamalı; olayların kendisini etkilemesine izin vermemeli; aksine olumsuzlukları gidermeye çalışmalıdır.
Yapacağı işleri en güzel biçimde yapmalı; dünyada olan bitenden ders almalı; her zaman Allah-u Teala’ya ( c.c) ihtiyacımız olduğunu hatırlamalıdır. Allah-u Teala’nın ( c.c) hoşnutluğunu kazanamama korkusundan çocuğunu yitirmiş annenin ağlaması gibi ağlamalıdır. Üzerine gübre döküldüğünden güzel bitkilerle karşılık veren toprak gibi olmaya çalışmalıdır.
Yemeği çabuk ve iştahlı değil; hastanın yemesi gibi yavaş e isteksizce yemelidir.
Mürit bu sayılan edepleri bırakmamalı ve halini devamlı kontrol etmelidir.
İnsan bedenindeki maddi hastalıkları tedavi ettirmezse yok. Aynı şekilde ruhundaki kibir, riya, haset gibi manevi hastalıkla tedavi ettirmezse ahireti yok eder. Maddi doktorlar olduğu gibi manevi hekimler de vardır. Bunlar Allah-u Teala’nın onlara manevi hastalıkların tedavi yöntemlerini ve ilacını bildirdiği Kamil-i Mükemmil Mürşit velilerdir.
Sahte ve yalancı şeyhlerin amacı mal toplamak ve dünya çıkarları sağlamaktır. Bundan dolayı onların sözünü şifa değil, zehirdir; onlarla beraber bulunmak ise felaket ve uğursuzluktur.

Kamil ve Mükemmel Mürşidin Özellikleri

Kamil ve Mükemmel Mürşidin Özellikleri Her hareketi şeriata uygun; tarikatın edeplerini, yöntemlerini, zikirlerini bilen ve müridine seyr-i süluk yaptırabilecek ve makamları geçirebilecek Allah’a ( c.c) vardırabilecek yeteneği olmalıdır.
Bütün kötü huylardan, bid’atlardan ve ruhsatlardan kaçınmalıdır. Fakirleri, garipleri, zayıfları korur. Nefsini ve kalbini kontrol altına almış; Peygamberimizle manevi bağlantı kurabilen Allah’a ( c.c) vararak fan olmuş ve tarikattan icazet ( diploma) mutlaka almış bir şeyhtir.
Kalp hastalıklarının manevi ilacını bilir ve uzak yakın olmasızın müridinden haberdardır. Feraset ( dinde anlayış) sahibi, sadıktır. ( doğru ve dürüsttür) Müridin bilmesi gereken itikat ve fıkıh bilgilerini öğretebilecek; ona gerektiğinde feyiz aktarabilecek ve manevi perdeleri aralayabilecek yeteneğe sahiptir. Müride fıkıh kurallarına aykırı ve ağırbaşlılıktan uzak emirler vermez. Müridin zahiri ve Batıni durumunu kontrol edebilir.
Mürit fıkha aykırı hareket eder, nefsine uygun konuşursa onu hoş görmez. Müritleriyle ilgili şikayet geldiğinde etraflıca incelemeden bir karara varmaz. Müridin kusurunu görünce ona öğüt verir; fakat kesinlikle ödün vermez.
Müridin gördüğü rüya ve keşifi ona yorumlamak zorunda değildir. Fakat keşiften ileri gelen zarar ve hicabı ( perdelenme ve yoksunluğu) ortadan kaldıran görevler vermelidir.
Müridi devamlı yüce ve şerefli hallere yükseltir.
Kendisinin dışında mürşitlerin yetişmesine ve insanların onlara yönelmesine ve yardımcı olmasına sevinir. Hakimlerin, idarecilerin, siyasilerin ve bürokratların ileri gelenlerinin ziyaretinden kaçınır.
Müritleri kendisine ait özel sırları ve ibadetleri bilmemelidir. Müritlerinin olabildiğince Allah’a yaklaştırıcı ibadetleri yapmasını ve Allah ( c.c) ve onu yüce Resulü’nün ahlakı ile ahlaklanmasını sağlamaya çalışmaktır.
Hamd Alemlerin Rabbi olan Allah’a ( c.c) ; Salat ve Selam O’nun yüce Resulü olan Hz.Muhammed ( s.a.v), Ali ve Ashabına olsun.

Mürşid hakkında ihlasın en düşük derecesi

Müridin, dünya kutuplarla dolu olsa dahi feyiz kapısını ancak şeyhinin açabileceğini ve bütün ibadetlerinin şeyhin bir tek nazarına ( bakışına ) eşit olamayacağına inanmasıdır.

NEFSİN DERECELERİ VE SIFATLARI

Ulvi olan ruh, bu karanlık cesetle birleşince yedi perde ile aslî halinden perdelenmiştir. Bu perdelerinden her birine nefsin dereceleri ve makamları denir. Tam yedi perdeli hâli “Nefs-i emmare” dir. Bu perdenin kalkmasıyla “Levvâme”, iki perdenin kalkmasıyla “Mülhime”, üç perdenin kalkmasıyla “Mutmainne” gibi isimler alır. Her perde kalktıkça, ruha mânevî âlemden ışıklar sızar. Tam perdeli halinde ise hiç ışık sızmaz. Perde sayısı azaldığı nisbette nefis saflaşır. Bütün perdelerin kalkması hâlinde ise tamamen nur kesilir. Bu makam, Resûl-1 Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) in makamıdır. Altı derecenin ismi Kur'an-ı Kerim'de açık olarak zikrediliyorsa da, "Nefs-i safiye” Âyet-i Kerîme'lerden zımmen anlaşılmaktadır. Kur'an-ı Kerimin çeşitli ayetlerine dayanarak, insan nefsinin altı mertebesinin olduğunu ileri sürebilir ve yedinci diye nefs-i kâmileyi ilave ederek yedi mertebeye çıkarabiliriz.

1-NEFS-İ EMMÂRE
Kötülüğü ve şerri şiddetle emreden nefis olan nefs-i emmaredir. Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de Yusuf (a.s)'ın dilinden nefsin kötülükleri işlemeyi, heva ve hevesi doğrultusunda Allah'ın emirlerine muhalefet etmeyi arzuladığını ve sahibini buna yönelmek için zorladığını bildirmektedir: (Yusuf), nefsimi temize çıkaramam. Çünkü Rabbimin acıyıp koruduğu hariç, nefis aşırı şekilde kötülüğü emredicidir...". Şehvete tabi olup üzerine gazap hakim olduğu zaman da nefis, sahibine kötülükleri işlemeyi emreder. Bu nefsin tabiatından olan bir durumdur. Taberî; "kötülüğü emreden nefis, insanların tamamına ait olan nefistir" demektedir. Onun arzusunun Allah Teâlâ'nın rızası olmayan şeylere yönelmek olduğunu ve Allah'ın kullarından rahmet etmeyi dilediği kimselerin dışında kalanların nefsin bu yönlendirmesinden kurtulamayacağını söylemektedir. Râzî, ayetteki "...Rabbımın acıyıp koruduğu müstesna" ifadesine dayanarak, taat ve imanın Allah Teâlâ'dan geldiğini ve nefsin, O'nun rahmeti olmadan kötülüklerden vazgeçmesinin sözkonusu olmadığını söylemektedir.
Devamlı olarak dünya izzetlerini, şöhret ve şehvetini ilham eder. Aynı zamanda kalbi aşağılara doğru çeker, kötü şeyleri öğretir. Kibir, benlik, hırs, şehvet, kıskanma, cimrilik, kin, intikam alma, gazablanma gibi ahlâkî vasıflar bu nefsin eseri olarak ortaya çıkar. Yani kendisinin nazarında dünya ziynetlenmiş, keyfe hazır bir gelin, kendisi de bir güveyi gibidir. Bu yüzden şiddetle dünyaya sarılır. Bir nefiste bu ahlâkî vasıfların hepsi zahir olursa o nefsin sahibi fâsık olur. Yahut bu kişinin ismi şeytan ya da kâfir olur. Bu nefis imanlı olanlarda pek nadir bulunur, imanlı kişide bu nefis bulunduğu takdirde ondan, yukarıdaki ahlâkî vasıflardan ancak biri veya ikisi olur. Çünkü bu nefis çoğu zaman kâfir ve münafıklarda bulunur. Bu mertebede kuvvetli olan menfi soruların cevapsız kalması ya da bunlara gayet sönük cevaplar verilmesi şeklinde bir iç mücadele olur. Nefsin ve kalbin harp meydanı da dimağdır. Bu nefisten kurtuluş çaresi kuvvetli delilleri elde etmek ve itikadı düzeltmektir.
Nefs-i emmârenin, Yusuf (a.s) tarafından kullanılış tarzı, iyi ve kötü bûtûn insanların nefislerinin kötü şeylere yönelme istidadında olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü bir peygamber olan ve bu sebeple günahlardan temizlenmiş bulunan Yusuf (a.s) "...Ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis kötülüğü emredicidir" diyor. Dolayısıyla kötülüğü şiddetli arzulama, nefsin tabiatındandır. Ancak Allah'ın emirlerine yönelen ve böylece ilahi rahmetin gölgesi altına sığınan kimseler, nefsin arzuladığı şeyleri işlemekten sakınırlar. İyiliğe yönelen kimselerin üzerinde nefsin yaptırım gücü azalır. Belirli bir aşamadan sonra ise, kalbe yönlendirici hiç bir tesiri olmayan gelip geçici düşüncelerden ibaret kalır. Zira Yusuf (a.s) Mısır azizinin karısının kendisini çağırdığı zaman onun çağrısına cevap vermemiş ve böyle bir kötülükten Allah'a sığınmıştı. Ve aslında nefsinin, tabiatından kaynaklanan bir özelliği olarak bu çağrıya cevap vermesini telkin ettiğini itiraf etmektedir: "Ben nefsimi temize çıkarmıyorum" Ancak bu sadece bir dürtü olarak kaldığı ve Rabbine sığınıp bu dürtüye iltifat etmediği için bir zararının dokunması sözkonusu olmamıştır. Bazı müfessirlerin, "Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis kötülüğü emredicidir" sözünü azizin karısına atfetmeleri, durumu değiştirmez. Zira Allah Teâlâ, sarfedilmiş olan bu sözü Hz. Muhammed (s.a.s)'e ayet olarak gönderirken, nefsin tabiatında kötülük işlemeye meylin var olduğunu da bildirmiş olmaktadır.

2-NEFS-İ LEVVÂME
Mütemadiyen mücadele edip bazen de kalbe itaat eder. Kalbin nuru ile nurlanıp geçmiş günahlara pişmanlık duygusu ilham eder. Bazen de kalbe isyan eder. Heves, hırs, düşmanlık doğmasına vesile olur. Bu da ekseriya talime yeni başlayanlarda olur. Bu halde mürid isyan eden nefsine uyarsa, mürşidinden ayrılır. Şayet bu arzusuna itaat etmezse kalbine meyil edip mürşidine bağlanır. İlk ilham, eylediği iyiliğe teslim olmaktır. Şerri ilham ederken onu ölüm ile korkutmak gerekir. Yani ölüm rabıtası ile. Burada soru ve cevaplar mücadelesi aynı seviyede olur. Bazen soru zayıf cevap kuvvetli olur. Bu mertebede, şeytan ve nefis birleşip vesveseyle kalbe saldırırlar. Çoğu zaman iki kuvvetin etkisi fiilen azalarda da görülür, insan bundan rabıta ve zikirle kurtulur.
Kendisini kınayan, işlediklerinden dolayı pişmanlık duyan ve kendini hesaba çeken nefis. Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de insan nefsini üç sınıf olarak değerlendirmektedir. Bunlardan biri insanı kötülük yapmaya teşvik eden nefs-i emmâre, ikincisi kötülüklerden dolayı kendini kınayan nefs-i levvâme, üçüncüsü ise, Allah'ın şeriatından bir sapma göstermeden dosdoğru yürüyen ve bu halinden dolayı tatmin olan nefs-i mutmainnedir.
Allah Teâlâ, Kıyamet suresinde kıyametin mutlaka gerçekleşeceğini ortaya koymak üzere kıyamet gününe, peşinden de nefs-i levvâme üzerine yemin etmektedir."Kıyamet gününe yemin ederim. Pişmanlık duyan nefse (nefs-i Levvâmeye) yemin ederim ", Nefs-i Levvâmeden neyin kastedildiği üzerinde müfessirler bir birinden farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Aralarında Said ibn Cubeyr, İkrime ve Abdullah ibn Abbas'ın bulunduğu bazı müfessirler, nefs-i levvâmenin kendisini iyilikte de kötülükte de kınayan nefis olduğunu kabul etmişlerdir. İbn Abbas kınamayı mutlak anlamda almış ve nefs-i levvâmeye, kınayıcı nefis demiştir (Taberî, aynı yer). Buna göre levvâme tabiri, nefsin bütün yönlerini kapsamaktadır. Yani o nefis, kıyamet günü her durumda kendisini kınayacaktır. Kötülük işlemişse, kendisine zarar verecek böyle bir şeyi neden yaptığı için kendisini kınar ve pişmanlık duyar; iyilik yapmışsa elinde imkan olduğu halde neden daha fazlasını yapmadığı için kendisini eleştirir ve pişmanlığını dile getirir. Resulullah (s.a.s)'in şu hadisi buna işaret etmektedir: "İyi veya günahkâr hiçbir nefis yoktur ki kıyamet günü kendini kınamasın..." Mücahid'e göre ise nefs-i levvâme, muttakı insanların nefsidir. Bu kimseler yapma fırsatını kaybettikleri iyilikler için pişmanlık duyar ve kendilerini kınarlar.
Katade'nin de içinde bulunduğu diğer bir grup, levvâmeden fâcir kimselerin kastedildiği görüşündedir. Bunlar kıyamet gününde işlediklerinin pişmanlığını duyacak ve neden kötü ameller işledikleri için kendilerini kınayacaklardır. Bundan, kendi nefsini Cennetten çıkarılmayı gerektiren bir amel işlediği için sürekli kınayan Hz. Adem (a.s)'ın kastedildiğini ileri sürenler de olmuştur. İbn Cerir et-Taberi, nefs-i levvâme hakkındaki farklı görüşlerin temelde birbirine çok yakın olduklarını, dolayısıyla nefs-i levvameden, iyilikte de kötülükte de kendini kınayan ve kaçırdıkları fırsatlar için pişmanlık duyan nefislerin kastedildiğini söylemektedir. Ayetin zahirine uygun olan anlamın da bu olduğunu belirtmiştir. Hasan el-Basrî de aynı görüşte olup şöyle demektedir: "Allah'a yemin ederim ki, gerçek mümin sürekli olarak kendi nefsini kınar. O, "Şu sözümle neyi kastetdim? Bu yemeği yememdeki gayem neydi? Kalbimden geçen şu düşünceden elde etmek istediğim nedir?" der. Fısk içinde bulunan kimse ise kendi nefsini asla kınamaz" İbn Kayyım, nefsin levvâme ile nitelenmesinin sebebinin risalet ve Kur'an'ın tasdik edilmesinin gerekliliğini açıkça ortaya koymak için olduğunu, bu tasdik olmadan nefis için başka bir kurtuluşun asla var olmadığını söylemektedir.
Fî Zilâlil-Kur'an’da, farklı görüşlerin tamamı zikredildikten sonra şöyle denilmektedir: "Biz, nefs-i levvâmenin anlamı hakkında Hasan el-Basrî'nin tefsirini tercih ediyoruz. Levvâme ile nitelendirilen uyanık, korkan ve işlediklerinden pişmanlık duyan bu nefis, kendini hesaba çeker, etrafını görüp gözetir, arzularının iç yüzünü bilir. Böylece kendisini aldanmaktan kurtarır. Böyle bir nefis Allah katında iyidir. İşte bu yüzden Allah Teâlâ onu, yemin ederken kıyametle birlikte zikretmiştir. Karşısında ise, günah işleyen nefis söz konusu edilir. İnsanın içinde günah işlemeyi arzulayan ve isyan yollarında yürümeye devam etmeyi isteyen nefistir. Gerçek dini yalanlar, ondan yüz çevirir, kendisiyle aynı durumda olanların yanına biraz daha yarar elde etme ümidiyle gider. Ne kendini hesaba çeker, ne yaptıklarından pişmanlık duyar, ne aldırış eder, ne de günah işlediğinin farkında olur.
Ayette Allah Teâlâ'nın kıyametle birlikte nefs-i levvâme üzerine yemin edip etmediği konusunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları nefs-i levvamenin başındaki "la"nın olumsuzluk bildirdiğini, diğer bazıları da kasem için kullanıldığını kabul etmişlerdir. Hasan el-Basrî; "Allah Teâlâ, kıyamet üzerine yemin etmiş ancak, nefs-i levvâme üzerine kasem etmemiştir" demektedir. Katade ise, her ikisine birlikte yemin edildiğini; İbn Kesîr de Katade'nin görüşünün doğru olduğunu bildirmektedirler.

3- NEFS-I MÜLHEME
Mümkün mertebe Allah'ın emir ve yasaklarına uyan nefistir. “Allah mülheme nefsine sakınması için şerri, işlemesi için de hayrı ilham etmiştir. Onu şerden temizleyen felah bulmuş; onu masiyete sokan da büyük bir zarara uğramıştır.” Nefsi mülheme uyanırken nefsi emmare mağlûp olur. Ona devamlı, iyiliği ilham eder, kötü ahlâktan men eder. İlim, tevazu, yumuşaklık kanaat, mertlik, sabır, belâya tahammül etmek gibi güzel huylan doğurur. Hatta mürşid kuvvetli olursa mürşidin kalbinden devamlı olarak kendine ilham gelir. Bu makama erişmeden evvel mürid, mürşidinin kâmil olup olmadığını idrak edemez. Bu makama erişip de kendisiyle mürşidi arasına, bir ihtilâf olduğu vakit nefsi mülhemenin ilhamına göre hareket eder. Lâkin üstad kâmil olursa, üstadına muhalefet edemez. Şayet imkân bulursa basiretini açtırmak için mürşidinden başka bir zata müracaat edip hemen ona teslim olabilir. Buraya kadar insan, kendi kendine çıkabilir. Bu mertebede hayvani nefs tamamen Islah olur. Şeytan ona bariz ve açık olarak saldırmaya başlar. Kimisini ibadetine güvenmekle, kimisini korkutmakla, kimisini de ümitsizliğe terk etmekle makamından düşürür. Bu makamın alâmeti, menfi soruların gayet sönük, cevaplarınsa gayet parlak olmasıdır.

4-NEFS-İ MUTMAİNNE
İmân esaslarına inanan, İslâm'ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiç bir şüphe ve tereddüdü olmayan, neticede Allah ile manevî bir bağ kuran ve bunun lezzetine ulaşan nefistir. Hiç bir şüphe ve tereddüt taşımadan, itmi'nân-ı kalple Allah'ı Rab kabul edip, O'nun peygamberlerinin getirdiği dini de hak din bilerek Allah'a teslim olan ve O'na ulaşan insanın nefsi.
Kötü huylardan tamamen pak olmuş ve kalbin nuruyla nurlanmış, bu sayede güzel huylarla şereflenmiştir. İslâm hukukunun emirlerinde delil aramaya bile cesaret etmeyip, zerre kadar şehvete, şöhrete, hırsa meyl etmez. Bu nefs, seyr suluktan az veya çok bir şeyler öğrenmiş amel sahiplerinde bulunur. Bunun alâmeti nefsin tamamen fena olması ve kalbin nuru ile nurlanmış olmasıdır. Hatta kendisinde fenalıklara karşı bir arzu bile kalmamıştır. “Dikkat edin ki kalbler ancak Allah'ın zikri ile sükûnet bulur.”
"Nefs-i mutmainne", genelde Türkçeye "huzura eren nefis" olarak tercüme edilmiştir. Bu dereceye ulaşmış olan bir insan, Allah Resulunün getirdiği her inanç ve ameli hak olarak kabul eder; Allah'ın dininin yasakladığından mecburen-kerhen- değil, seve seve kaçınarak uzak durur; Allah yolunda ne fedakârlık gerekiyorsa yapar; dünyanın İslâm dışı lezzet ve menfaatlerinden mahrum kaldığı halde, onları özlemez ve tersine bu konuda kalbi mutmain olarak hak dini takib edip çeşitli pisliklerden korunur. Nefs-i mutmainne dendiği zaman, bu vasıflara sahip olan insan akla gelir.
Nefs-i mutmainne derecesine ulaşan insan, dünyada bu şekilde Allah'a tam manasıyle teslim olmuş bir halde yaşar. Gönül huzuruna, ruhî saâdet'e ulaşır. Gam ve kederden uzak olur. Ahirette de Allah'ın iltifâtına nail olur. Yüce Allahın nefs-i mutmainne seviyesindeki insana yönelik bu "Rabb'ine dön, (iyi) kullarım arasına gir, Cennetime gir" meâlindeki hitapların ne zaman vuku bulacağı hakkında da alimlerin farklı yorumları vardır. Alimlerin değişik tefsirlerine göre bu hitâp ya ölüm anında veya kıyâmet gününde yahutta Cennet'e girişte yapılacaktır.

5-NEFS-I RADIYE
Her yönüyle Hakk'a yönelen, Allah'tan gâfil olmama şuuruna eren ve O'ndan razı olan nefistir. Bu nefs uyanırken keramet, ihlas, zikrin hakikati ve tesiri doğar. Artık ona isyan edilmez. Çünkü Allah'ın rızası ona tesir eder. İşte bu makam velayet makamıdır. Bu makamın işareti hüzün ve korkunun kalmamasıdır. Bu makama erişenler “veli” dir, lâkin “arif” değildir. Bundan dolayı başkasını irşada kalkışamaz. Çünkü şeytan bu makamda olanların kıyafetinde bazı müminleri yoldan çıkarabilir. Burada nefsin enaniyeti yok olur. Fenanın başlangıcı burada olur.

6-NEFS-I MARDIYYE
Bütün benliği ile Hakk'a teslim olan ve böylece Allah'ın kendisinden razı olduğu nefistir. Ariflerin makamıdır. Ariflerin nefsinden Allah razı olduğu gibi, onlar da Cenab-ı Allah'a teslim olup ondan razıdırlar. Bekabilah burada tahakkuk eder. Şu var ki, bu zat başkaları için kabil-i irşad olmadığı halde, irşadı sahihtir. Açıkça veyahut manen üstadı emredip ona izin verdikten sonra irşadı şüphesiz doğrudur. İzinsiz irşada kalkışırsa Allah indinde mes'uldür. Bu makamdan geriye tepme ihtimali vardır. Şeytan Arif-i Billah olan kimsenin kıyafetinde başkasının rüyasına giremez. Şeytan onunla talebe ve müridleri arasına giremez, melek girer. Ancak bu makama kavuşan zat, beşeriyet gereği muhalefet yani isyan ederse bu taktirde düşer. Düştüğü sırada şeytan irşada müdahale eder. Kendisi tevbe ile tekrar makamına kavuşur. Nitekim Bayazid-i Bestemi “Veli günah işler mi?” sorusuna cevap olarak. “Evet işleyebilir, derhal tevbe ve yalvarışla makamına kavuşur.” buyurmuştur.
Sofiye diye tarif olunan makam merdiyyenin tekâmülünden ibarettir. Bu makamda nefs tamamen saflaştırılmıştır. Bu nefsin sahibi olan veli ile Nebi arasındaki fark şudur. Veli aynen peygamberler gibi yaşar. Ancak ona vahiy gelmez. Kendisiyle tabiî olduğu peygamber arasındaki fark, peygamberlik makamıdır. Aslında peygamber emirleri melek vasıtasıyla doğrudan Allah'tan alır. Velî ise peygamberinin mevcut olan şeriatının mânâ ve hükümlerini ilham meleklerinin vasıtasıyla güzelce anlar. Yani Kur'an ve Hadisin mânâsını işaretlerini ilhamla bilir. Bu ilhama mecazen “vahiy” denilmiştir. Bir de peygamber vahiy getiren Cibril'i görür ve tanır. Velî ise Cibril'i görmekten mahrum olduğu gibi yardımcılarını da göremez. Fakat Cibril'in yardımcılarından ilham alır ve seslerini işitir. Bu sayede şeytan onun sevdiklerine bile musallat olamaz. Velî, Arif-i Billah olduktan sonra ona bir ruh daha üfürülür. Meselâ Hz. Ömer (R.A.) sesini, Medine'den, Nihavent'e bu ruh ile ulaştırmıştır. Yine Akşemseddin de Eyyüb-el Ensârî (R.A.)'ün türbesini yine bu ruh ile bulmuştur (tespit etmiştir.) Yusuf (A.S.) da Peygamber olmadan evvel, ruhun kuvveti ile Züleyha'dan kapıya kaçtı ve günah işleyemedi. Hattâ Yusuf (AS.) da bu ruhla Züleyha'yı Müslüman etti ve Firavunun karısı da aynı ruhla kendini Firavun’dan korudu. Nitekim Hasgil yüz sene dağa çekilip bu ruhla insanları irşad etti
Bu ruh üfürülmeden evvel insanda beşeriyyet galebe çalabilir. Ama bu ruh üfürüldükten sonra şeytanın mecali kalmaz. Peygamberlerde ise bu ruh, bin velî'nin ruhundan da kuvvetli olduğu için, Peygamberimiz (S.A.V.) şeytanını Müslüman etmiştir. Fakat hiçbir velî buna muvaffak olamaz.

7-NEFS-I KÂMILE
Bütün kötülüklerden sıyrılıp manevi olgunluğa eren nefis. Bu mertebeye erişen bir kişinin bütün sıfatları güzeldir ve her hali ibadet sayılır. Nefsi Kâmile ve Saliha beşer kemâlinin son tekâmül noktası olan bu makam Peygamberin makamıdır. Bu makama hiçbir evliya giremez. Bu makamda olduğunu iddia küfürdür. Zira en büyük mürşid 6. Makamın ilerisine geçemez ve ölünceye kadar da her gün türlü türlü halleri bu makamda görür. Çünkü her bir kamil bir peygamberin izince gider.
Aslında nefs, bir şeyin kendisi, benliği, zatı ve hakikatıdır. Ona göre nefs-i mutmainne, o dereceye ulaşan insanın kendisi demektir. Nefs-i mutmainne, Kur'anda bir yerde geçmektedir: "Ey huzura eren nefis, sen Allah'tan ve O da senden razı olarak Rabb'ine dön!... (lyi) Kullarımın arasına gir!.. Cennetime gir!..".
Allah'tan razı ve hoşnud olan Hayvani nefse (cana) ve insani ruha (nefs-i natıka'ya) da "nefis" denilir. Hayvani nefis, hayvanlarla insanlar arasında müşterektir. Hayvanlar kendilerinde insanî ruh olmadığı için nefislerinin gereğini yerine getirmek için yaşarlar. Nefis (can), tabiatının gereği olarak kendisini korumak, neslini devam ettirmek ve hayvanî lezzetleri tatmak için çalışıp çabalar. Hayvanî nefsin mantıkı, canlılık faaliyetlerine ait isteklerdir. Hayvanî nefis, haz ve zevk alma prensipleriyle hareket eder.
Ruh (nefs-i natika) aslında temiz ve Allah'ın emir aleminden olan bir cevher olarak Allah'a yaklaşmak ve O'na yükselmek ister. Ruh'a başlıca iki özellik verilmiştir: Akıl ve vicdan (basiret veya kalb gözü). Vicdan, ruhun temizlenerek iyiliğe yönelişi, bağlanışı ve Cenab-ı Hakk'ı izleyişi ve bir nev'i O'na bakış yeteneğidir. İman ve ilahi bilgilerde yükselmenin mahalli, ruhun bu yönüdür. İman, kişinin kendi ihtiyariyle akıl kapısından girer, kalbe (gönüle) yerleşir; nefsaniyet ve şeytaniyete açılan kapıdan çıkabilir. Ruh, şeytanın da tesiriyle hayvanî nefsin hükmü altına girer, aklını ve fikrini onun istekleri doğrultusunda kullanırsa; bu ruha "nefs-i emmâre" denilir. Bu durumunda devam ettiği müddetçe ruh günahlara dalarak tamamen paslanır, kirlenir ve neticede mühürlenir. O halde insanın ebedi saadeti için ruhunun nefsanî ve şeytanî kirlerden temizlenmesi gerekir: "Muhakkak nefsini (ruhunu) kötülüklerden temizleyen kurtuluşa erdi. Onu kötülüklerle örtüp kirleten de zarar ve ziyana uğradı".
İnsani ruh; iman ederek ibadet, zikr ve taat, günahlardan kaçınma, mücadelede ve riyazet ile temizlenmeye başlar. Temizlendiği vakit insan ruhunda, temizlik ve saflığına göre ahlaken yükselme, ilâhî marifetlerde ilerleme gibi bir takım iyi durumlar meydana gelir. Ruhun temizlenme mertebesinin ilki; yaptığı günahların fenalığını anlayıp bunları işlediğine pişman olma ve kendini kınama mertebesi olan "nefs-i levvâme" derecesidir. Bundan sonra, ruh, temizlenme ve Allah'a yaklaşmaya doğru sırasıyla şu mertebelere ulaşabilir: Nefs-i mülheme (nefs-i mülhime de denilir), nefs-i mutmainne, nefs-i râdiye (râziye), nefs-i marziyye nefs-i kamile (nefs-i zekiyye veya nefs-i safiyye). Bunlardan nefs-i râdiye, insan ruhunun temizlenmeye başladığı andan itibaren kazandığı sıfat ve durumların dördüncüsüdür. Bu mertebeye "rıza makamı" da denilir. Nefs-i râzıye; Allah için ibadet ve zikir ve taat ile meşgul olarak dünyaya hiç gönül vermeyen, nefs-i hayvani'nin arzu ve isteklerinden tamamen vazgeçen, Allah'ın sevgi ve rızası dışında bütün arzu ve isteklerini terkeden kâmil kimsenin ruhudur. Bu makama gelen ruhta kazaya rıza esastır. Böyle bir kimse Allah Teâlâ'nın iradesine kayıtsız ve şartsız teslim olur. Allah'tan gelen her musibet ve nimet karşısında aynı derecede memnun ve razı olur. Bu mertebede insan ruhuna, bütün hallerinde kemal-i rıza ile muttasıf olduğu için, nefs-i râdiye denilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ bu nefs-i natıkaya "Ey güvenceye kavuşmuş nefis! Razı olmuş ve (Allah tarafından) razı ve hoşnud olunmuş olarak Rabbi'ne dön" sözüyle hitab etmiştir. Cenab-ı Hakk'ın nefs-i râdiye'ye bu hitabı ya bedeninden ayrıldığı (ölümü) zaman, ya ba's zamanında veyahud da ahirette hesabının tamamlanmasından sonra olacaktır, denilmiştir. Kur'an'da bildirilen nefs-i râdiye için bu hitab, bu üç zamana da şamil olur. Bir kısım müfessirler; imanda kemale ermiş nefs-i mutmainne'ye dünyada Cenab-ı Hakk'ın bu hitabının doğrudan doğruya meydana geldiği kanaatine varmışlardır. Bu takdirde "dönmek" emri, ihtiyar ve istekle bütün işlerinde gönül verip razı olarak Allah Teâlâ'ya ve O'nun emir ve takdirine dönme emridir. Sıkıntı, musibet, genişlik ve sevinç hallerinde kaza ve kadere rıza ve bu suretle bu imtihan âleminde çeşitli zorluklara güzel ve büyük bir metanetle göğüs germek nefs-i mutmainne'nin kemal mertebesi olan nefs-i râziye'nin hasletidir. Ve marzıyye (Allah katında makbul ve O'nun hoşnutluğuna ermiş olmak) da bunun arkasından gelir.
Ruhun bu râdiye mertebesi ve makamı ancak zevk ile bilinir; tatmayan bilmez. Râdiye makamına yükselmiş olan insanî nefse ikram edilen sıfatlar; vera' (şüpheli şeyleri terketmek), ihlâs, muhabbet, üns, huzur (muhadara), keşif ve keramettir. Nefs-i râdiye, Allah'tan ve O'nun rızasına erdirecek olanlardan başkasını terkettiği gibi, hatta masivayı (Allah'tan başkasını) dahi unutur. Radiye mertebesinde olan kâmil kişi Cemal-i Mutlak'ın şuhûdunda müstağrak olur. Âlemde başına her ne gelirse, onu gönül hoşluğuyla kabul edip zevkini alır. Bu durumlarında bile halka nasihatta, emr-i bil-ma'rûf ve nehy anil-münkerde bulunur. Böylece halkı irşad etmekten geri durmaz. Sohbetinde bulunan onun sözlerinden istifade eder. Bu makamın sehibi huzur-ı Hakk ile edeb deryasına dalar. Duası Allah katında reddolunmaz. Fakat edeb ve hayası galib geldiğinden, zorunlu kalmadıkça kendisi için bir şey taleb edemez.
Nefs-i râdiye mertebesine gelmiş kâmil kişi Allah katında aziz ve mükerremdir. İnsanlar ona saygı gösterirler. Halkın ona saygısı cebrî ve kahrîdir. Onu sayanların çoğu, ona niçin ve ne sebeble saygı gösterdiklerini bilmezler. Böyle bir zat, asla zalimlere boyun eğmez ve onları sevmez; zalimlerin zulümlerinden de selamet bulur. Eğer fakir olup da kendisine yardım ederlerse, yardım edenler bile onu Rabbiyle meşgul olmaktan alıkoyamazlar. Bu makamda bulunan kâmil, daha çok Allah'ın "Hayy" ism-i şerifini söylemekle meşgul olur, bu isimle fenası zail olur; "Hayy" ile beka bulur ve "mardiyye" makamına yükselir. Allah Teâlâ'nın esma ve sıfatlarının tecellisine mazhar olur. Böylece ilmel-yakinden aynel-yakin mertebesine ve mardiyye makamına gelir. Ve buradan nefs-i kâmile makamına yükselir ve kendisinde Hakkal-yakin hasıl olur. Hak yoluna giren bu kâmil, asla yanlış bir itikada sapmadığı gibi, bütün hallerinde ahkâm'ı şer'iyye'yi kendi nefsinde icra etmekten zerre kadar ayrılmaz. Nefsi-Emmare insanı zorla kötülüğe sürükleyen nefistir. İnsani ruh, hayvanî ruhun şehvanî arzularına boyun eğip ona itaat eder, bütün hallerinde ona muvafakat edip hükmü altına girerse, onun bu hâline “Nefs-i emmare” denir. Nefs-i emmare hâlindeki insanın kalbi, cisme alt nimetlerle şehvetlere dalar, hâlini değiştirir. Mevla'dan uzaklaşır. Daha önce âmir iken memur durumuna düşer. Eğer kâlb, bu mertebede uzun müddet beklerse, onun artık gâyb âlemine yönelmeye gücü de kalmaz. Zira gayb ayna gibidir. Toz ve pastan arınmış oldukça, insan onda şekilleri net ve berrak olarak görür. Uzun zaman parlatılmazsa, pas onun cevherini büsbütün kaplar. Parlatmak da körlüğünü gidermez. Böylece aynalık özelliğini kaybetmiş olur.
Cenab-ı Fahr-i Kâinat (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Hadîs-i Şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Şüphesiz ki her şeye cila verecek bir âlet var, kalbin, cilâsı ise zikrullah'tır.” (C. Sağîr) Kâlb, gayb âlemine yönelir mâsiyetlerden kaçarsa,zikirle - fikirle perdeler açılmaya gayret edilirse, pas ve bulanıklıklar tamamen silinir. Eşyanın hakikatlerine, ince mânâlara ve ilâhi tecellîlere istidat kazanmış olur.İndiği makamlara tekrar yükselir. Nitekim Hazret-i Allah Hadis-i Kudsî'de: “Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım.” bu Mümin kulun kalbine sığmaktan maksat, “Kalbine tecelli eder.” demektir. Yoksa Allah kulların kalbine girer demek değildir.

Rabıtanın Çeşitleri, Yararları ve Nasıl Yapılacağının Açıklanması

Rabıtanın Çeşitleri, Yararları ve Nasıl Yapılacağının Açıklanması
Rabıta’nın bir çok çeşidi vardır :
I – Üstadın Huzurunda :
Mürid kendisini tahta oturmuş bir hükümdarın önündeki dilenci gibi düşünür. Kalbini de keşkül ( dilenci çanağı) gibi düşünerek onu hükümdarın önüne koyup bağışlayacağı şeyi bekler. Üstad hazır bulunduğundan burada hayal etmek gerekmez ve hayali rabıta yapılmaz. Mürid’de şuhud ( olağan dışı görüntüler), mahviyet ( kendini yok bilme), kalp sızlanması gibi şeyler olur ve korkmazsa bu hallerin artmasını ister.
Fakat korku olursa rabıtayı bırakır. Eğer kendisinde herhangi bir hal belirmezse mürit üstadından yardım istemeyi en büyük kazanç bilir. Çünkü aciz ve cimri değildir. Fakat her şey Allah-u Teala’nın (c.c) ezeldeki ilmine göre belirli bir zamanda olur, daha önce açığa bakmaz. Mürid nefsine : “ Büyüklere bağışlanan sevgi ve aşktan sana da pay verilir” diyerek avutur. Nefsi inanmaz ve kendisine; “Sen kötü talihli ve yoksunsun” diyerek karşı çıkarsa, mürit derhal Allah’a (c.c) sığınarak : “ Nefsim kusur sendedir” suçlamasıyla yalvarmalıdır.
Ayrıca nefsinin iyi işlerinden ve kemaliyetinden ( olgunluğundan) Allah’a (c.c) sığınmalıdır. Allah’ın ezelde kendisi hakkında iyilik ve yardımının olduğunu; yüce hedef ve amaçların O’nun bağışlanmasıyla gerçekleşebileceğini bilmelidir. Her türlü kemalatı ( olgunluğu) O’ndan istemelidir. Mürit yeteneğine güvenmemeli; yalnızca Allah’ın iyilik ve cömertliğini kendisi için yeterli görmeli ve üstadının yardımını dileyerek kesinlikle kendisiyle Allah-u Teala (c.c) arasında aracı olduğuna inanır. Bu düşünce onun nefsini tembellik ve ümitsizlikten kurtarır. Cenab-ı Hakk’ın (c.c) şu ayeti bunu göstermektedir.
“ Bizim yolumuzda ciddiyetle çalışanları, yolumuza ileteceğiz.”
II – Üstadın Bulunmadığı Yerde :
1) Hatme yapılırken rabıta : Hatme başlamadan önce hatmenin hoş geçmesi, gönül rahatlığıyla yapılması ve mürşidinin orada hazır bulunması dilenir. Böylece onun yardımıyla kalp huzuru elde edilir. Hatme duası okunurken isimleri geçen tarikat büyüklerinin ruhaniyetleri hazırdır. Her biri kendine uygun muhabbet ( sevgi) , ma’rifet ( Allah’ı (c.c) bilme), dünyayı terk etme, sabır, sıkıntılara katlanma gibi kıymetli armağanlarla birlikte gelirler. Bu armağanların dağıtılması üstad hatme yapılmasına aracı olduğundan onun eliyle olur. Hatme yapılması müritlerin yararı içindir ve onlar da bu armağanları ancak üstadlarından isterler.
2) Şekli ( suri ) ve manevi rabıta : Müridin şeyhini gözünde canlandırarak düşünmesidir. Sanki üstad karşısından oturmuş, yüzü ayın ondördü gibi nur saçar. Oradan çıkan ışıklar müridin kalbine gelir, sonra da tüm bedenine yayılır. Şekli rabıtanın diğer bir çeşidi de müridin mürşidini tüm bedenini saran nurdan bir giysi gibi düşünmesidir. ( Telebbüs – elbise – rabıtası ) Bu giysiden yayılan ışığın kalbine, diğer latifelerine ve sonra tüm bedenine yayıldığını düşünür.
Bu tür rabıta, rabıtadan feyz alan kişilere verilir. Yine bu rabıta vesveselerine saldırısı arttığında, kalbin sıkıntı ve hayrete düştüğü anlarda ve üstadın müridin gözünde heybetinin kaybolduğu durumlarda yararlıdır. Bu rabıta şeyhin müride geçmesi ve birleşmesiyle olur. Bu durumda mürit kendisini zarf olduğunu, şeyhinin de içine girdiğini düşünür.
Bu şekilde mürit çoğu zaman hiçlikte olur; kendi yerine mürşidini görür, ondan fani (yok) olur ve onunla birleşir. Şöyle ki; birleşme ve yok olma ancak muhabbet ( sevgi) ve mahviyet’in ( kendini yok bilme) en son derecesinde gerçekleşir. B) Manevi Rabıta : Bu rabıta şekil ve nurlarla ilgisi olmayan, duyularla belirlenemeyen, yüce bir anlam olup ancak kalp ile bilinir. Şekli rabıtadan sevgi, manevi rabıtadan ise ihlas ( içtenlik ) doğar. Bazen her iki rabıta birleşir, parlak dolunay gibi mananın heybeti ve görüntüsü birlikte gözlenir. Düşünüş veya görünüşün sonucuna göre sevgi veya ihlastan her biri diğerini bastırır. Hangisi çoksa diğerini yok eder. Bazen de her ikisi eşit olarak beraberce bulunurlar.
Bu Rabıtanın Çeşitleri :
Üstadın sözlü emirlerini o bulunmasa bile yerine getirmek; yasaklarından sakınmak; hoşlanmadığı şeyleri bırakmaktır.
Üstadın her şeyi kuşattığını ve her şeyde tasarruf ettiğini ( etkileme yetkisi verildiğini) düşünmek; üstadın kemalatının dışa vurduğunu açıkça görmek.
Üstadını görmeyi ve onunla buluşmayı kalbi yanarak aşırı istemek. Onunla ilgisi olan şeyleri ( evladını, mallarını, evlerini, bağlılarını ve hizmetçilerini) düşünmek. O’ndan ayrılmaktan üzülmek.
Bir günahtan kaçınırken, yolda yemek yerken, üstadını kendi ile birlikte görmek. ( bu durumda edebli olunmalıdır. )
Mürid uyurken, ayağını uzatırken ve abdest bozarken kıbleden sakındığı gibi üstadının bulunduğu yönden de sakınmalıdır.
Üstadın bulunduğu yönü nurla kaplanmış, diğer yerleri karanlık görmek ve şeyhinin bulunduğu yöne yönelmek.
Mürit bütün ibadetlerini hal ve hareketlerini tümüyle rabıta yapmalıdır. Namazdan, uykudan, ders alma e vermeden önce rabıta yapmalıdır. Çünkü ki rabıta arasında yapılan işler tamamen rabıtayla geçirilmiş olur.
 Uyandıktan sonra üstadını başı ucunda düşünmek. Böylece yatarken , kalkarken edebe uyulur.
Dost ve arkadaş toplantılarında, yemek davetlerinde mürşidinden öğrendiği sohbetleri yaparsa maddi iştahtan önce manevi iştah elde edilir.
Müridin hanımı ile buluşmadan önce mürşidinin sohbetini yapması çok yararlıdır. Buna özen gösterilmelidir. Bu sohbetten hanımında manevi şehvet doğar, sonra ruhta manevi sevgi oluşur.
Müridin diğer alim ve şeyhlerin yanındayken ve özellikle kendi şeyhine karşı iseler rabıtaya önem verir. Böylece onlar mürşidine olan sevgi ve ihlası azaltıcı etkide bulunamazlar ve manevi halini ortadan kaldıramazlar.
Haset ( çekememezlik) ve gıpta ( imrenme)’yı önleyen rabıta : Güzel binek, değerli yiyecek, şahane evler, yeşil ve etkileyici yerleri gördüğünde mürit rabıta yaparak şu şekilde düşünür: “ Keşke mürşidim burada olsaydı şu su başında sohbet etseydi, ne güzel olurdu veya şu güzel giysileri giyseydi, şu güzel binite binseydi, şu şahane köşkte otursaydı.” Bu şekilde düşününce haset ve gıpta yerine sevgi doğar, insan günah işlemekten kurtulur. Ayrıca bu durum nazara ( gözdeğmesi) da engel olur.
Nimetler (iyilikler) karşısında rabıta : Üstadım bende bu nimetlerin bulunmamasından dolayı zayıflık ve ümitsizlik gördü; Allah-u Teala’ya (c.c) yalvararak rica etti onun duası nedeniyle Cenabı Hak ( c.c) bana bu nimeti bağışladı. Bundan dolayı nimeti veren Allah-u Teala’ya ve aracı olan üstadıma teşekkür etmem gerekir.
Müsibet ( bela) anında rabıta : “ Üstadım bende kibir, kendini beğenme, şımarıklık ve dünyaya düşkünlük gördü. Nefsimdeki bu kötülüklerin gitmesi için Allah-u Teala’ya ( c.c) yalvardı, rica etti. Cenab-ı Hakk da ( c.c) bana bu musibeti verdi. Çünkü; “ Allah-u Teala’nın ( c.c) rahmeti, kalpleri kırık olanların yanındadır.” Hadisi şerifine göre bu musibet benim için esasta en büyük iyiliktir. Bu bela nedeniyle gaflet ve kendimi beğenmekten kurtulur, uyanık olurum. Bundan dolayı Allah-u Teala ( c.c) ve üstadıma teşekkür etmeliyim” diye düşünür.
www.sultanihaleli.net

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/3/2007 - GAVS-I HALELİ EŞ-ŞEYH ES-SEYYİD SELAHADDİN EL-HALELİ (K.S.)

           Ey kıymetli kardeşim, ben sana kıymet veriyorum sende kendine ve bu yolda bulunan kardeşlerine kıymet ver. Allah’ın verdiği ömür sermayesini ahiretine faydası olmayan şeylerde sarfetme. Sofiliğin esası olan kalbi saflaştırmanın yollarını Şeyh Abdürrezzak Hazretlerinin kalbinden ve fikirlerinden sana aktaracağım şimdi bana iyi kulak ver ve bunları uygula.

          Tasavvuf bir Müslüman’ın İslam ahlâkı ile ahlâklanması için lâzım olan bilgileri ve yolları öğreten ilimdir. Tıb ilmi, beden sağlığına ait bilgileri öğrettiği gibi tasavvuf ilmi de, kalbin, rûhun kötü huylardan kurtulmasını öğretir. Kalb hastalığının alametleri olan kötü işlerden uzaklaştırıp, Allah rızâsı için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlar. Zâten dinimiz önce ilim öğrenmeyi, sonra öğrendiklerine uygun iş ve ibâdet yapmayı ve bütün bunların da Allah rızâsı için olmasını emrediyor. Kısaca din; ilim, amel ve ihlâstan ibârettir. İnsanın manen yükselmesi dünyâ ve âhiret sââdetine kavuşması, bir uçağın uçmasına benzetilirse, imân ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi yâni benzinidir. Maksada ulaşmak için, uçak elde edilir. Yani imân ve ibâdet kazanılır. Harekete geçmek için de kuvvet yani tasavvuf (ahlak) ilminin yolunda ilerlemek gerekir.

         Seyda Abdürrezzak (k.s) Hazretlerine göre tasavvuf (saflaşma hareketi) “Sûf” tan yani “Yün” den yapılmış kıyafet giyenlere verilen bir addır ve bin yıldan beri Müslümanların gönüllerine ve zihinlerine hâkim olan bir hareketin adıdır. Bu hareket inanların ruhlarını yüz yıllarca beslemiş, kalplerini arındırmış ve onların takva, fazilet, doğruluk ve Allah’a yakınlığa duydukları hasreti gidermiştir. Hızlı bir gelişme ile Müslüman dünyasının her köşesine yayılmıştır. Bir takım saldırgan devletlerin ortaya çıkmasından, bazı sosyal ve siyâsi hareketlerden olduğu kadar milyonlarca insanın İslâm’a girmesinde büyük bir etkisi olmuştur.

         Tasavvufun ıstılah manasından hareketle iki önemli gayesini tesbit ediyoruz. Birincisi; imânın vicdânileşmesi, yani kalbe yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delîl ve isbât ile kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olmaz. Allahu teâlâ, Kur’ân-ı Kerimde Râd sûresi 28. ayet-i kerimesinde meâlen buyurdu ki; “Kalblere imânın sürmesi, yerleşmesi, ancak ve yalnız zikr ile olur.” Zikr, her işte ve hareketle Allahû teâlayı hatırlamak, O’nun rızasına uygun iş yapmak demektir.

         Tasavvufun ikinci gayesi; Fıkh ilmi ile bildirilen ibadetlerin seve seve kolaylıkla yapılmasını ve nefs-i emmâreden doğan tembelliklerin, sıkıntıların giderilmesini sağlamaktır. Seyda Hazretlerine göre de ibadetlerin kolaylıkla seve seve yapılması ve günah olan işlerden de nefret ederek uzaklaştırılması, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür. Tasavvufa sarılmak, herkesin bilmediklerini görmek, gaybten haber vermek, nûrlar, ruhlar ve kıymetli rü’yâlar görmek için değildir. Tasavvuf ile ele geçen marifetlere, bilgilere ve hâllere kavuşmak için, önce îmânı düzeltmek, İslâmiyet’in emir ve yasaklarını öğrenip, bunlara uygun iş ve ibadet yapmak lâzımdır. Zâten bu üçünü yapmadıkça, kalbin tasfiyesi kötü huylardan temizlenmesi, nefsin tezkiyesi, terbiye edilmesi mümkün değildir.

         Bilindiği üzere tasavvuf bilgileri mürşid-i kamiller tarafından öğretilir. Mürşid-i kamil; yol gösteren, rehberlik eden, yetişmiş ve yetiştirebilen âlimdir. Böyle olan âlimlerin belli ûsullerle gösterdikleri, insanları saâdete kavuşturmak için tasavvufta fa’kip ettiği bu yollara, tarikat denilmiştir. Bunlardan ilerde tafsilatlıca bahsedilcektir. Şimdi bazı mütefekkir ve mutasavvıflara göre tasavvuf nedir?

         Maruf Kerhî (Öl.200/815): Hakikatleri almak, halkın elinde bulunandan ümidi kesmektir.

         Cüneyd Bağdadi (Öl.297/909): Sulhü olmayan bir savaştır. Dağınık olmayan zihinle Allah’ı zikretmek, sema ile vecde gelmek, sünnete uygun bir şekilde amel etmek, maddi ilgiyi keserek Allah ile beraber olmaktır. Vakitleri muhafaza etmektir. Hakk’ın seni senden öldürmesi, kendisi ile diriltmesidir. Halka uyma kirinden arınmak, süflî huylardan ayrılmak, beşerî ve âdi vasıfları sürdürmek nefsani davalardan uzaklaşmak, ruhani vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakiki ilimlere sarılmak, daima en uygun olana göre hareket etmektir. Herkese nasihatte bulunmak Allah’a elest bezminde verilen söz üzerinde samimiyetle durmak, Resûlullah’a ve şeriatına uymak.  Kulun içinde oturtuğu bir sıfattır.

         Nasrabazî (Öl.307/977): Kitap ve sünnete dört elle sarılmak, heva-hevesle bidatlara tâbi olmamak, şeyhlere hürmet etmeye büyük değer vermek, halkın özürlerini kabul etmek, vird ve zikre devam etmek, ruhsat ve te’villere göre hareket etmeyi terk etmektir.

Ebû Bekir Şiblî: (Öl.334/945): Karşılıklı dostluk ve sevgidir. Hiçbir kaygı duymadan Allah ile beraber olmaktır. Yakıcı bir ateştir. Duyu organlarını zaptetmek ve ruhun üfleyişlerine kulak vermektir.

Hasan Kazzaz: Üç şey üzerinde kurulmuştur: Zaruret olmadıkça yememek, uykuya mağlup olmadan uyumamak, mecburiyet olmadan konuşmamak.

İbn Nüceyd : Emir ve yasaklar altında sabretmektir.

         Ruveyn b.Ahmed Bağdadî (Öl.303/915): Kendini Allah’ın murad ettiği şey üzerine bırakıvermen, O’nun iradesine mutlak olarak teslim olmandır. Üç esas üzerine kurulmuştur: Fakr; Allah’a muhtaç olma esasına yapışmak, bezl, isâr ve cömertliği gerçekleştirerek bunu kendi vasfı haline getirmek, Allah’a teslim olarak itiraz ve ihtiyarı terketmektir. Canını bağışlamakdır. Bunu yapamadınsa sûfîlerin hezeyanlarıyla hiç uğraşma.

         Ebu Ali Ruzbarî (Öl.322/933): Baştan sona ciddiyetten ibarettir. Ona şaka nevinden hiçbirşey karıştırmayınız. Kovsa dahi sevgilinin kapısı önünde diz çökmek ve oradan ayrılmamaktır.

         Ebu Sehl Sulukî: İtirazdan vazgeçmektir..

         Amr b. Osman Mekkî (Öl.291/903): Kulun, her vakitte, o vakit içinde yapılması en uygun olan amel ve ibadetle olmasıdır.

         Seyyid Şerif Cürcanî (Öl.816/1413): Şeriatın zâhir ve bâtınını, ahkâm ve âdâbını bilip yaşamaktır.

         İbn Ata (Öl.369/979): Hakk’la beraber istirsaldir (kayıtsız şartsız teslim olmaktır.)

         Gazalî (Öl.505/1111): Kalbi Hakk’a bağlayıp masiva ile ilgiyi kesmektir.

         Ebu Abdullah b. Hafif (Öl.331/942): Kadere sabır, Hakk’ın verdiğine rıza, hakikatleri aramak için dere tepe dolaşmaktır. Kalbi, beşeri işlerle içiçe olmaktan tasfiye etmek, tabii huylardan ayrılmak, insanî sıfatları söndürmek, nefsanî  iddialardan uzak durmak, ruhanî sıfatlarla bezenmek, hakikat ilimlerine bağlanmaktır.

         Sehl b. Abdullah Tusterî (Öl.283/896): Az yemek, Allah’ın huzurunda rahata kavuşmak, insanlardan kalben uzaklaşmaktır.

         Kuşeyrî (Öl.465/1072): Birsan hastalığına benzer.  Evveli hezeyandır, sonu sükündur. Temkin haline ulaşınca dilsiz olunur.

         Cafer Huldî (Öl.348/959): Şerefli bir ahlâka doğru yükselmek, kötü ahlâktan yüz çevirmektir.

         İbn Hafif Şirazî (Öl.372/982): Kalbin insaniyetle muvafık olmasından temizlenmesi, tabiatın âdetlerinden ayrılması, insanî sıfatların söndürülmesi, nefsin davetlerinden kaçılması, ruhanî sıfatları elde etmesi, hakikattan bahseden ilimlere tealluk etmesi, Peygamber’e ve şeriat bütününe tâbi olmasıdır. Şeriata göre kalbleri pisliklerden temizlemek iyi vasıfları benimsemek, Peygamber’i her şeyde takip etmektir. Mukadderatin maceraları altında sabretmek, Cebbar melikin elinden tutmak, çöl ve dağları geçmektir.

         Fazlullah b. Ahmed (Öl.440/1048): Ubudiyete nefsi terketmek, rububiyetle kalbi bağlamak, bütünüyle Allah’a bakmaktır.

www.sultanihaleli.net

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/3/2007 - GAVS-I HALELİ EŞ-ŞEYH ES-SEYYİD SELAHADDİN EL-HALELİ (K.S.)

           Ey kıymetli kardeşim, ben sana kıymet veriyorum sende kendine ve bu yolda bulunan kardeşlerine kıymet ver. Allah’ın verdiği ömür sermayesini ahiretine faydası olmayan şeylerde sarfetme. Sofiliğin esası olan kalbi saflaştırmanın yollarını Şeyh Abdürrezzak Hazretlerinin kalbinden ve fikirlerinden sana aktaracağım şimdi bana iyi kulak ver ve bunları uygula.

          Tasavvuf bir Müslüman’ın İslam ahlâkı ile ahlâklanması için lâzım olan bilgileri ve yolları öğreten ilimdir. Tıb ilmi, beden sağlığına ait bilgileri öğrettiği gibi tasavvuf ilmi de, kalbin, rûhun kötü huylardan kurtulmasını öğretir. Kalb hastalığının alametleri olan kötü işlerden uzaklaştırıp, Allah rızâsı için güzel iş ve ibâdet yapmayı sağlar. Zâten dinimiz önce ilim öğrenmeyi, sonra öğrendiklerine uygun iş ve ibâdet yapmayı ve bütün bunların da Allah rızâsı için olmasını emrediyor. Kısaca din; ilim, amel ve ihlâstan ibârettir. İnsanın manen yükselmesi dünyâ ve âhiret sââdetine kavuşması, bir uçağın uçmasına benzetilirse, imân ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi yâni benzinidir. Maksada ulaşmak için, uçak elde edilir. Yani imân ve ibâdet kazanılır. Harekete geçmek için de kuvvet yani tasavvuf (ahlak) ilminin yolunda ilerlemek gerekir.

         Seyda Abdürrezzak (k.s) Hazretlerine göre tasavvuf (saflaşma hareketi) “Sûf” tan yani “Yün” den yapılmış kıyafet giyenlere verilen bir addır ve bin yıldan beri Müslümanların gönüllerine ve zihinlerine hâkim olan bir hareketin adıdır. Bu hareket inanların ruhlarını yüz yıllarca beslemiş, kalplerini arındırmış ve onların takva, fazilet, doğruluk ve Allah’a yakınlığa duydukları hasreti gidermiştir. Hızlı bir gelişme ile Müslüman dünyasının her köşesine yayılmıştır. Bir takım saldırgan devletlerin ortaya çıkmasından, bazı sosyal ve siyâsi hareketlerden olduğu kadar milyonlarca insanın İslâm’a girmesinde büyük bir etkisi olmuştur.

         Tasavvufun ıstılah manasından hareketle iki önemli gayesini tesbit ediyoruz. Birincisi; imânın vicdânileşmesi, yani kalbe yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delîl ve isbât ile kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olmaz. Allahu teâlâ, Kur’ân-ı Kerimde Râd sûresi 28. ayet-i kerimesinde meâlen buyurdu ki; “Kalblere imânın sürmesi, yerleşmesi, ancak ve yalnız zikr ile olur.” Zikr, her işte ve hareketle Allahû teâlayı hatırlamak, O’nun rızasına uygun iş yapmak demektir.

         Tasavvufun ikinci gayesi; Fıkh ilmi ile bildirilen ibadetlerin seve seve kolaylıkla yapılmasını ve nefs-i emmâreden doğan tembelliklerin, sıkıntıların giderilmesini sağlamaktır. Seyda Hazretlerine göre de ibadetlerin kolaylıkla seve seve yapılması ve günah olan işlerden de nefret ederek uzaklaştırılması, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür. Tasavvufa sarılmak, herkesin bilmediklerini görmek, gaybten haber vermek, nûrlar, ruhlar ve kıymetli rü’yâlar görmek için değildir. Tasavvuf ile ele geçen marifetlere, bilgilere ve hâllere kavuşmak için, önce îmânı düzeltmek, İslâmiyet’in emir ve yasaklarını öğrenip, bunlara uygun iş ve ibadet yapmak lâzımdır. Zâten bu üçünü yapmadıkça, kalbin tasfiyesi kötü huylardan temizlenmesi, nefsin tezkiyesi, terbiye edilmesi mümkün değildir.

         Bilindiği üzere tasavvuf bilgileri mürşid-i kamiller tarafından öğretilir. Mürşid-i kamil; yol gösteren, rehberlik eden, yetişmiş ve yetiştirebilen âlimdir. Böyle olan âlimlerin belli ûsullerle gösterdikleri, insanları saâdete kavuşturmak için tasavvufta fa’kip ettiği bu yollara, tarikat denilmiştir. Bunlardan ilerde tafsilatlıca bahsedilcektir. Şimdi bazı mütefekkir ve mutasavvıflara göre tasavvuf nedir?

         Maruf Kerhî (Öl.200/815): Hakikatleri almak, halkın elinde bulunandan ümidi kesmektir.

         Cüneyd Bağdadi (Öl.297/909): Sulhü olmayan bir savaştır. Dağınık olmayan zihinle Allah’ı zikretmek, sema ile vecde gelmek, sünnete uygun bir şekilde amel etmek, maddi ilgiyi keserek Allah ile beraber olmaktır. Vakitleri muhafaza etmektir. Hakk’ın seni senden öldürmesi, kendisi ile diriltmesidir. Halka uyma kirinden arınmak, süflî huylardan ayrılmak, beşerî ve âdi vasıfları sürdürmek nefsani davalardan uzaklaşmak, ruhani vasıflar kazanmaya gayret etmek, hakiki ilimlere sarılmak, daima en uygun olana göre hareket etmektir. Herkese nasihatte bulunmak Allah’a elest bezminde verilen söz üzerinde samimiyetle durmak, Resûlullah’a ve şeriatına uymak.  Kulun içinde oturtuğu bir sıfattır.

         Nasrabazî (Öl.307/977): Kitap ve sünnete dört elle sarılmak, heva-hevesle bidatlara tâbi olmamak, şeyhlere hürmet etmeye büyük değer vermek, halkın özürlerini kabul etmek, vird ve zikre devam etmek, ruhsat ve te’villere göre hareket etmeyi terk etmektir.

Ebû Bekir Şiblî: (Öl.334/945): Karşılıklı dostluk ve sevgidir. Hiçbir kaygı duymadan Allah ile beraber olmaktır. Yakıcı bir ateştir. Duyu organlarını zaptetmek ve ruhun üfleyişlerine kulak vermektir.

Hasan Kazzaz: Üç şey üzerinde kurulmuştur: Zaruret olmadıkça yememek, uykuya mağlup olmadan uyumamak, mecburiyet olmadan konuşmamak.

İbn Nüceyd : Emir ve yasaklar altında sabretmektir.

         Ruveyn b.Ahmed Bağdadî (Öl.303/915): Kendini Allah’ın murad ettiği şey üzerine bırakıvermen, O’nun iradesine mutlak olarak teslim olmandır. Üç esas üzerine kurulmuştur: Fakr; Allah’a muhtaç olma esasına yapışmak, bezl, isâr ve cömertliği gerçekleştirerek bunu kendi vasfı haline getirmek, Allah’a teslim olarak itiraz ve ihtiyarı terketmektir. Canını bağışlamakdır. Bunu yapamadınsa sûfîlerin hezeyanlarıyla hiç uğraşma.

         Ebu Ali Ruzbarî (Öl.322/933): Baştan sona ciddiyetten ibarettir. Ona şaka nevinden hiçbirşey karıştırmayınız. Kovsa dahi sevgilinin kapısı önünde diz çökmek ve oradan ayrılmamaktır.

         Ebu Sehl Sulukî: İtirazdan vazgeçmektir..

         Amr b. Osman Mekkî (Öl.291/903): Kulun, her vakitte, o vakit içinde yapılması en uygun olan amel ve ibadetle olmasıdır.

         Seyyid Şerif Cürcanî (Öl.816/1413): Şeriatın zâhir ve bâtınını, ahkâm ve âdâbını bilip yaşamaktır.

         İbn Ata (Öl.369/979): Hakk’la beraber istirsaldir (kayıtsız şartsız teslim olmaktır.)

         Gazalî (Öl.505/1111): Kalbi Hakk’a bağlayıp masiva ile ilgiyi kesmektir.

         Ebu Abdullah b. Hafif (Öl.331/942): Kadere sabır, Hakk’ın verdiğine rıza, hakikatleri aramak için dere tepe dolaşmaktır. Kalbi, beşeri işlerle içiçe olmaktan tasfiye etmek, tabii huylardan ayrılmak, insanî sıfatları söndürmek, nefsanî  iddialardan uzak durmak, ruhanî sıfatlarla bezenmek, hakikat ilimlerine bağlanmaktır.

         Sehl b. Abdullah Tusterî (Öl.283/896): Az yemek, Allah’ın huzurunda rahata kavuşmak, insanlardan kalben uzaklaşmaktır.

         Kuşeyrî (Öl.465/1072): Birsan hastalığına benzer.  Evveli hezeyandır, sonu sükündur. Temkin haline ulaşınca dilsiz olunur.

         Cafer Huldî (Öl.348/959): Şerefli bir ahlâka doğru yükselmek, kötü ahlâktan yüz çevirmektir.

         İbn Hafif Şirazî (Öl.372/982): Kalbin insaniyetle muvafık olmasından temizlenmesi, tabiatın âdetlerinden ayrılması, insanî sıfatların söndürülmesi, nefsin davetlerinden kaçılması, ruhanî sıfatları elde etmesi, hakikattan bahseden ilimlere tealluk etmesi, Peygamber’e ve şeriat bütününe tâbi olmasıdır. Şeriata göre kalbleri pisliklerden temizlemek iyi vasıfları benimsemek, Peygamber’i her şeyde takip etmektir. Mukadderatin maceraları altında sabretmek, Cebbar melikin elinden tutmak, çöl ve dağları geçmektir.

         Fazlullah b. Ahmed (Öl.440/1048): Ubudiyete nefsi terketmek, rububiyetle kalbi bağlamak, bütünüyle Allah’a bakmaktır.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/3/2007 - GAVS-I HALELİ EŞ-ŞEYH ES-SEYYİD SELAHADDİN EL-HALELİ (K.S.)

                    Şeriatın kötü saydığı işlerden, sırf kötü olduklan için pişman olup vazgeçmek ve Allah'a dönmek. "Tevbe" kelimesinin sözlükteki asıl manası ilk asla "dönmektir." Bu mana ile bağlantili olarak tevbe, kula nisbet edildiği zaman, arîzi olan günah halini bırakıp aslî olan salah haline dönmek anlamına gelir. Allah'a nisbet edildiği zaman da talî olan gazab bakışından aslî olan rahmet bakışına dönmek anlamını verir. Bunun için tevbenin seri manasında hem kulun, günahıni itiraf edip, ondan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya kararlı olması, hem de Allah'ın da bu müracaati kabul ederek günahı bağışlaması anlamları vardır. "Tevb" de tevbe demektir. Ancak bunun "tevbe"nin çoğulu olduğunu söyleyenler de vardır. "Inâbe" terimide tevbeye yakın bir anlamdadır. "Tevbe" teriminde sözü edilen, "sırf kötü olduğu için dönme" özelliğinden ötürü, vicdanında o kötülügün çirkinliğini duyduğundan dolayı değil de, bedenine, malına veya haysiyetine zarar vermesi gibi bir korku ya da ümit sebebiyle vazgeçmesi tevbe sayılmaz. Tevbe, yaptığı bir kabahatin bir menfaatini görse dahi, onun çirkinliğini düşünüp, tiksinerek vazgeçmektir. Bu yüzden Hz. Ali, bir bedevi'nin "estagfirullah ve etûbu ileyk = Allahım, beni bağışlamanı dilerim ve sana tevbe ederim" dediğini duyunca, "be adam! Çabuk çabuk tevbe etmek yalancıların tevbesidir. Gerçek bir tevbede altı şartın bulunması gerekir: Günaha pişmanlık, farzları kaza etmek, yediği hakları iade etmek, haklarını yedikleriyle helalleşmek, bir daha dönmemeye karar vermek, nefsi, günahlarla büyüttügü gibi Allah'a itaatta eritmek ve ona masiyetlerin tadını tattırdığı gibi taatların acısını tattırmak." Bu anlamları destekleyen bir ayeti kerimede: "Allah'ın kesinlikle kabul edeceğini v'ad ettiği tevbe ancak bilmeyerek kötülük yapıp ta sonra çok geçmeden tevbe eden, günahında israr etmeyen kimselere aittir. Yoksa fenalıkları yapıp yapıp ta, sonunda herbirine ölüm gelip çattığında, ben şimdi tevbe ettim diyenlere ve de kâfir olarak ölenlere tevbe .yoktur" buyurulur. Bu ayetten hareketle Islam alimlerinin çoğu tevbenin "fevrî" (günaha düşülür düşülmez) yapılmasının vacipolduğu görüşündedirler. Binaenaleyh, bir günaha düşüldüğü anda tevbe edilmemesine de ayrıca tevbe etmek gerekir.Bu konuda ölçü şudur: Hayattan ümit kesme ve ölüm anından önce küfürden tevbe edip iman etmek makbuldür. Ama can çıkma (nez') anında küfürden tevbe edip iman etme makbul değildir. Imandan sonra hayırlı işler yapabilecek bir zaman bulunmalıdır. Fakat fasık mü'minin son nefesindeki tevbesi de kabul edilebilir. Çünkü mü'minlere "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin" buyurulmuştur. Ne var ki, o andaki tevbenin kabul edileceği kesin değildir. Islam'da hiç günah işlemeyen insanların oluşturduğu bir toplum idealizmi yoktur. Hatta bir hadiste: "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder ve günah isleyip, hemen arkasından da tevbe eden bir kavim yaratırdı" buyurulur. "Mü'minlerin ekine benzediği, küfür rüzgarlarıyla eğilip, tevbe ile hemen doğrulduğu" anlatılır. Yine Allah Rasülü: "Hayırlı olanlarınız çeşitli fitne ve imtihanlara maruz kalıp, çokça tevbe edenlerinizdir", "Kulunun tevbe etmesinden Allah, korkunç ve ıssız bir çölde her türlü erzakını taşıyan devesini kaybedip, bulma ümidini kestikten sonra karşısında gören yolcunun sevindiğinden daha çok sevinir." "Günahlarından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir..." buyurur. Kur'an-ı Kerim'de "tevbe" ve türevlerinin 86 defa geçmiş olması Allah'ın tevbe'ye verdiği önemi anlatır. Tevbe, Hz. Adem'le başlar ve Allah'ın razı olduğu kulluğun en belirgin vasfını temsil eder. Karşıtı ise inat, kibir ve hatada bile bile isrardır ve bunlar da şeytanın ve şeytan tînetindeki insanların özelliğidir. Adem hata etmiş ve tevbe etmiştir, şeytan ise isyan etmiş ve kibirlenerek isyanında ısrar etmiştir. Allah da onu ebediyyen ateşte bırakacağını söylemiştir. Adem (a.s.) ise hatâsını anlayıp tevbe etmiş, Allah da onun tevbesini kabul etmiştir. Bir ayette de "tevbe"nin "nasûh" olması istenir. "Nasuh" kelimesinin aslında halis ve saf olma, bir söküğü dikip yırtığı yamayarak düzeltme manaları bulunduğu için Islam alimleri "nasûh tevbe"nin: halis (samimi), ciddi, temiz ve insanın dinini çok tamir edecek etkili bir tevbe olduğunu söylerler. Nitekim Allah Resulüne: "Nasûh tevbe nasıl olur?" diye sorduklarında: "Kulun yapmış olduğu günaha öyle pişman olup ve Allah'a öyle özür dilemesi, sonra da o günaha öyle dönmemesidir ki, sütün memeye dönmeyeceği gibi" buyurmuştur. Ibn Abbas da "nasûh tevbe"yi: "Kalp ile pişmanlık duymak , dil ile istigfar (bağışlanmayı dilemek), beden ile günahlardan kopmak, içinden de bir daha dönmemeye karar vermek" diye tanımlamıştır.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/3/2007 - GAVS-I HALELİ EŞ-ŞEYH ES-SEYYİD SELAHADDİN EL-HALELİ (K.S.)

Kulu Hakk'a Yaklaştıran İbadetler Bahsi...

Yukarıda sayılmış ve anlatılmış olan farz ve vâciblere uyup, yasakları terketmek, ibadetleri yerine getirmek mutlaka gerekli ise de yeterli değildir.

Bedenimizi temizleyen abdest, namaz, oruç, zekat ve hac gibi ibadetler yanında bu ibadetlerle uyumlu olarak; içimizdeki latifelerin de zikre, fikre, ibadet ve taharete ihtiyacı vardır. Bedenle yapılan ibadetler nasıl bizi azaptan kurtarıp nimetlere kavuşmamıza sebep ve ön şart oluyorsa, kalb ve ruhumuzla yapacağımız ve herbiri âyet ve hadisle emredilmiş bulunan ibadet ve taatlar da, Peygamberimiz’in sevgisini ve Allah’ın rızasını kazanabilmemizin vasıtası ve ön şartı bulunmaktadır.

Nitekim Peygamberimiz, Beni herşeyden fazla sevmeyince imanınız kemâl bulmaz, Beni seven Allah’ı da sever, buyurmuştur. Cenab-ı Allah da, Beni seven Habibim’e uysun, buyurmuştur. Peygamberi sevip O’na uymak ise, O’nun hem şeriatına hem de sünnetine, sünnet olan velâyet ve bâtınına uymakla olur. Biz Peygamber’i görmedik. Peygamber’i ve Allah’ı sevmenin hakikatini O’ndan görerek öğrenmedik. Amma, Hazreti Ebubekir gördü ve öğrendi. Ebubekir Sıddık’tan görüp öğrenen Selmanı Farisi, O’ndan Kasım bin Muhammed (Hz. Ebubekir’in torunu) , O’ndan Caferi Sadık (Hz. Ali’nin torunu) , O’ndan silsilenin diğer halkaları zâhir ve bâtınlarıyla öğrenerek ilâhî emanet günümüze ulaştırılmış oldu.

Netice olarak denileceklerin özü şudur: Allah yakınlığı ve Peygamber sevgisini kazanabilmenin biricik yolu, bu yakınlığı kazanmış olan ve bu yakınlık ile yaklaştırıcı bir salâhiyet kazanan bir velînin yoluna girerek onun emir ve tavsiyelerini gönül hoşluğu ile kabul edip muhabbetle yapmaktan ibarettir. Hazreti Ebubekir Sıddık’tan bu yana silsilede sıralanan ve küçük silsilede tek tek sayılan yüce velîler bu tarzda yetişmiş, Peygamberimiz’in emri ve direktifi ile bu görevi yapmaya memur edilmişlerdir. Bu usûlün kıyamete kadar böylece devam edip gideceği bildirilmiştir. Bu yola halis bir inanç ve sımsıkı bir bağ ile girenler de bu yakınlık ve kemâlden hisse alacak, onlarla haşrolup, onlara ikram edilen Cemâlullah’a kavuşacaklardır. Zira, âyet ve hadislerde, Allah için sevin. Sadıklarla beraber olun. Herkes sevdiğiyle beraberdir, burada da, orada da. buyurulmuştur. Bu yolun faziletini belirten haberler pek çoktur. Biz de kıymet ve değerini bilelim. İyilerle, iyi yolda arkadaşlık edelim. Kötüleri de kötülükleri de terk edelim. Allah’ın en büyük düşmanı olan nefsimizi ve nefsin hilelerini tanımaya çalışalım. Çünkü nefis, yaradılışı icabı hayırdan kaçar, şerri ister, insanı da kötü yollara sürükler. İçimizde olan, bütün varlığımıza hükmeden nefsin yegâne ilacı rabıtadır. Gerçi nefis açlıkla dize gelip zayıflarsa da, ıslah olmaz. Bizim nefsimizi ıslah ederek bedenimiz ve niyetimizi temizleyecek, ruhumuzu arıtıp gafletten uyandıracak olan biricik vasıtamız, vesile ve dermanımız rabıtamızdır. Bu yolda en yüksek araç, ulaştırıcı kuvvet rabıtadır. Rabıta, hem yolun usûlüne dikkatle uymayı, hem de mürşidi akıl ve hayalden çıkarmamayı ifade eder. Bizde en yüksek batınî amel rabıtadır. Bu yüzden, Nebi, sıddıkla rabıta; Rabb’e çıkar bu rabıta, denilse yeridir. Rabıta, ilahî feyzi müridin kalbine aktaran bir oluk gibidir. Feyiz ise manevî gıdadır. Böyle bir hizmetle bizi manevî âlemlerin üstüne çıkarmanın memuru olan zata olan sevgimizi büyütüp çoğaltmak da bizim en ileri görevlerimizdendir. Rabıtayı anlayıp sevmeye çalışmalı, bu konudaki iş ve ameller nelerse onları yavaş yavaş öğrenip ona göre gayret ve hizmetler yapmalıyız. Beden ve kalb ile yapmamız gerekli amelleri yeterince ve gereğince yapmanın yanında; haram, günah ve yasak olan işleri Allah için terketmeliyiz. Her amelimizi şeriat terazisinde tartarak yapmalı şeriatın kabul etmediğini bırakıp, kabul ettiğini yapmalıyız. Bilmediklerimizi bilen arkadaşlarımızdan sorup öğrenmeliyiz. Sevgi ve bağlılığımızı artıran iş ve uğraşları yapıp, sevgi ve bağlılığımıza zarar verecek işleri, kitapları, insanları terketmeliyiz. Boş zamanlarımızda rabıtamızı düşünelim. Tefekkürümüz rabıtamız ve onun çevresi olmalıdır. Rabıtanın tanınması, muhabbetin yerleşmesi ve ihlâsımızın artması için sohbetlere ve hatmelere devam etmeliyiz. Hatme, hem büyük rabıta, hem de en iyi sohbet aracıdır. Mazaretsiz üst üste üç defa hatmeye gelmeyenler, üst üste üç defa cuma namazına gitmeyene benzetilmiştir. Bizde hatme öyle mühimdir ki, bu yolun terfi aracı olan hatmeye gelmeyenler terakki kazanamaz ve rabıta ve zikrin nimetine ulaşamaz. Zikrimiz gönül zikri, gizli zikir ve Lafza-i Celâl’dir. Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını içeren zat ismidir. Bütün isimlerinin faziletini ve bütün nurlarının hakikatini toplamış olan bu zikirdir. Peygamberimiz’in halifesi ve hicret arkadaşı Hazreti Sıddıkı Ekber’e ilk defa verilen dersin aynısı bizim dersimiz, rabıtanın aynısı bizim rabıtamız, zikrin aynısı bizim zikrimizdir.

Yolumuz; muhabbet, ihlas, âdab ve teslimiyet üzerine kuruludur. Muhabbet demek, rabıtayı Allah için sevmek, bu yolu Resulullah için benimsemektir. İhlas, rabıtamızın gizli halimizi de yanındaymışız gibi bilip gördüğüne inanmaktır. Onu, ilimde İmamı Azam, marifette de en yüksek velîlik derecesi olan kutbul aktab bilmektir. Âdab ise, rabıtamıza olan hizmet, hürmet, muhabbet ve edepleri yeterince yapmaktır. İnsanların âdabı Allah’a ulaşan ip gibidir. O ipe tutunanlar ancak o huzura varırlar. Edepsiz yakınlık olamaz, bu sebeple, tarikatı olmayana tarikattan bahsetmemek, davet edilmediği yere gitmemek, noksanlığı daima nefsimizden bilmek, halkın ayıplayacağı davranışları yapmamak; başkaları yanında el bağlama, el öpme, boyun kırma gibi bu devirde kaldırılmış olan fiilleri yapmamak, aramızda ise yer ve diz öpme, öpüşme gibi sünnetle yasaklanmış fiilleri yapmamak bu devrin edeplerindendir. Kötü amel ve fenâ çığırı açmayıp açanı da nezaketle uyarmalıyız. Terbiye, iyi ve hoş geçinme kurallarına her zaman ve her yerde uyalım. Hadisi şerifte, Edebi olmayanın dini yoktur, buyurulmuştur. Mümkün olduğunca edep ve terbiye dışı, görgü harici işlerden sakınalım. Yolların sonu ve müridin kemâli ise teslimiyettir. Rabıtanın yap dediğini yapmak, yapma dediğini veya ima ettiğini de yapmamak teslimiyettir. Emirleri, akıl yorumu katmadan yapmak, yasakları da his ve çıkar ilgilerine düşmeden yapmamaktır. Zorluklara sabır ve güçlüklerde sebatlı olma da teslimiyet olarak ifade edilmiştir. Tevazu ve mahviyet ise teslimiyetin ürünü ve bu yolun en değerli kazancıdır.

Bu yolun en üstün nimeti umurunu rabıtasına teslim edip noksanını bilmek ve aman ya Rabbi demeye devam etmektir.

Her yol ve kolun bir usûlü, bazı şartları vardır. Bizde şu üç husus bu şartlardandır:

Devamlı abdestli olmak.
Helâlinden kazanıp, helâlinden yemek.
Nisbeti korumak.
Her amel abdestli olunca yapılabilir. Abdestli iken yiyip içilen nefse zehir, ruha da gıda olur. Abdestli iken ölen şehittir. Abdestli bulunmaya dikkat etmeli, yatarken mümkünse abdestli olarak yatmaya gayret etmeliyiz. Böyle yapan sabaha kadar ibadet etmiş gibi ecir alır. Devamlı abdestli olan, niyetinde de halis ise, dışı ve içiyle temizlenmiş, pâk olmuştur.

Helâl lokma yemeyenin ibadetinin kabulu şüpheli olduğundan, helâl işlerde çalışıp, helâl lokma yemek herkes için dikkat edilecek bir görevdir. Helâl lokma besmele ile yenince nefs ondan gıda alamayacağından, bizim riyazetimiz helâl lokma yemekle yapılır. Böylece besmele ile yenilen helâl lokma, bir de rabıtalı yenilirse bu defa ruhumuz büyük bir kuvvet kazanarak yüce makamlara çıkma gücüne erişir. Bu tarzdaki beslenme alışkanlığı, maneviyatın esas motoru, yahut nurdan bineğidir.

Nisbeti koruma olarak söyleniveren şart ise, bütün şartları bünyesinde toplayan bir şartlar özetidir. Bu şartın aslı, bu yolun usûlünce amel etmektir. Diğer yolların ve başka büyüklerin usûlleri hak ise de, biz ancak bizim usûlümüz, bizim amelimiz, bizim büyüklerimizden fayda görebilir, ancak ve ancak onlardan feyiz alabiliriz. Bir müride bütün yollarda değişmez bir kaide içinde, feyiz ancak kendi rabıtasından gelir. Aksine hareketle her kapıdan birşeyler kapmaya çalışanlar, misalleri görüldüğü gibi boşuna yorulup, kendilerine uyanlarla birlikte beyhude yere uğraşıp durmuş olurlar. Rabıtayı hiç unutmamaya gayretli olmak, her iş ve uğraşında onu düşünüp onu hayal etmek, akşam yatarken, sabah kalkar kalkmaz rabıta etmek hedefe kolaylıkla ulaştırıcı nisbet unsurlarındandır. Bu konuya, haram ve yasakların hepsinden sakınmak, kötülüklerle şer olanlardan korkmak, emirlerin hepsini yapmak da dahildir. Nefsin arzusu ve şeytanın ameli olan kibir, gurur, hased, kin ve buğzetme, iki yüzlülük (riya) , hilekarlık, yalancılık ve hırs gibi hayvani sıfatlardan olan tehlikeli günahları terketmek de bu nisbetin cihadından bir bölümdür. Nisbet yürütücüsü de denilen rabıtanın bizde görmek istediği sâlih amellerin gereği ve kemâlli hallerin kapısı olan şu hasletlerdir:

Sabırlı olma, güçlüklere ve amellerin yüküne sebat etme, hak ve adaletle insafdan ayrılmama, hayatı boyunca görevlerinde doğru ve çalışkan olma, şefkat ve merhameti bırakmama, güvenilir ve aranılır kişilikte olma, cömert ve hayır sever olma, kanaatkâr olma, bilhassa tevazulu ve mahviyetkar olma gibi yüksek sıfatlardır.

Baş olma, üstünlük ve büyüklük taslama, keşif ve keramet elde etme gibi öldürücü, mâna söndürücü nefsani beklentileri de kökten kesip atmamız, onların hergün tekrarladıkları nasihat ve daima bekledikleri vazifelerimizdendir.

Bizde ilâhi ente maksûdî ve rızake matlûbî diyerek tekrarlayıp durduğumuz Allah rızasını dilemenin dışında kalacak olan bütün manevi istekler yasak ve yerilen gayretlerdendir.

Özürsüz virdleri terketmek; rabıtayı unutmak; hatmeye devam etmemek; varlık sahibi görünmek; şeriatin yasakladığı iş ve amelleri yapmak; amelleri cennet gibi, dünyevî ve uhrevî bir arzunun yerine gelmesi gibi bir niyetle yapmak; taşkınlık ve sivrilikler yapmak; başka yol ve diğer büyüklerin usûl ve virdlerini benimsemek gibi zararlı durumlardan son derece sakınmak da nisbet unsurlarındandır.



Küfre düşme, ana-babaya isyan, haksız yere adam öldürmek, yetim malını yemek, zina yapmak, sılayı rahmi terketmek, mazluma zulmetmek, içki içmek, yalan yere yemin etmek, yalancı şahitlikte bulunmak, (ırza, cana, mala) hainlik etmek, günahıyla mânevî bağlılığını kendi elleriyle koparmak olup bu yoldan çıkma sebebidir, Böyle günahlara düşenler, nispet ipini kopardıklarından derslerini tazelemek zorundadırlar.

Allah’ın rızasına ulaşan; her nimete ulaşmış, her makamı geçmiş, her hayrı yapmış, en yüksek mutluluk olan Cemâlullah’a kavuşmuştur. Bu sebeple biz, malı-mülkü hedefleyen dünya talepleri ile yine dünyada kalacak olan sûrî (dünyevi) kerametleri talep etmeyiz. Bana seni gerek seni diyenlerin yolunda yanlızca Allah rızası isteriz.



Bir müslümanın yaşantısı şu üç şeyin yapılması ile kemâle ulaşır:

İlim,
Amel,
İhlâs.
İlim, zâhirî ve bâtınî görevlerimizi öğrenip bilmektir. Amel de, bildiğimiz bu görevleri güzelce yapmaktır. İhlâs ise, bu görevleri sadece Allah için yapmaktır. Biz, başka yolların “işin sonudur” diyerek yaptığı amelleri işimizin başında yapmaya başlarız.

İhlâsın aslı, gizli ve açıktan olan her davranış ve niyeti Allah’ın görüp bildiğine kesinlikle inanmaktır. Rabıtanın görüp bildiğine kesinlikle inanmak da aynı şeydir. Biz bu inançla ise başlarız. Arşa, kürse sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım buyuran Allah’ın kalbine sığdığı yani (kudret ve azametiyle tecellî ettiği) velîsine biat etmek, onu sevip, ona inanıp bağlanmakla Allah kapısı önüne gelmiş oluruz. Çalışıp gayret ederek bu kapının açılmasını beklemeliyiz. Başka yollar, başka kapılar bize ebediyyen kapalıdır. Allah kapısı bizim için ancak rabıta eliyle açılır.

Bizim yolumuz bu kapıya kadardır. Ondan sonrası, hakikat denilen peygamber kapısı ve sonu da marifet denilen Allah kapısıdır. Allah kapısı ancak Allah’ın razı olduğu kimselere açılır. Bu rıza kapısının kılavuzu rabıtadır. Hiç şüphemiz olmasın ki, bu kapı sabır ve teslimiyet sahiplerine açılacaktır.



Bu yolun büyüklerinin bazı tavsiyeleri:

Nefs ejderhası ancak rabıtanın gölgesinde ölür.
Zikir kalbi arındırır, rabıta ile yükselinir, kâmil velinin sohbeti ise hayat iksiridir.
Dosdoğru olanların değeri yüksektir.
Aslandan kaçar gibi yol inkarcılarından kaçın.
Bu yolun selâmeti inkarcılardan uzak durmaya bağlıdır.
Aynı anda iki ayrı yolda yürümek mümkün değildir.
Başkasının sana yaptığı kötülükle, senin başkasına yaptığın iyiliği unut.
Başkasına yaptığın kötülükle, başkasının sana yaptığı iyiliği unutma.
'Âlem iyi de; bir ben kötüyüm' demeyi benimse.
Aman yarabbi! .. yi dilden düşürme.
Her işinde şeriat terazisini elden bırakma.
Bir işe başlarken yiyip-içerken hep şöyle de:

Bismillâhi destur yâ Hazreti Pîrim.
Yarabbi! Elimi mürşidimin eteğinden kesme.
Yarabbi! Noksanıyla kabul buyur.
Yarabbi! Fazlı tevfikini üstümüzden eksik etme.
Cenabı Allah, kendi nurundan Habibi’nin ruhunu yaratmış, o nurun kalanından da diğer insanların ruhlarını halketmiştir. Ezel gününde bütün ruhlara: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? ” diye sormuş, başta Habibi’nin ruhu olmak üzere, bütün inananların ruhları 'belî” yani “evet ya Rabbi, sana kulluk yapacağımıza yemin ederek söz veriyoruz” demişlerdir. Âyet ve hadisle bildirilen, fakat dünyaya gelince unuttuğumuz bu anlaşmanın hatırlanması için peygamberler gönderilmiş, ilâhî kitaplar indirilmiştir. Hudeybiye denilen yerde şanlı sahabilerin hepsi ezeldeki anlaşmasını Habibi elinde tazeleyince, Allah’ın rızasına ulaşıp maddî ve manevî fetihlere kavuştular. Başta pîrimiz Ebubekir Sıddık olmak üzere, belli başlı sahabilere ayrı ayrı, bütün sahabilere de guruplar halinde ders verip zikir ve belirli ameller tarif eden peygamberimiz, onların Hakk’a ulaşmaları için gerekli yolları tayin etmiş, gelecekteki ümmetinin istekli olanlarına da 'sahabilerime uyan Hakk’ı bulur' diyerek kıyamete kadar izlenecek usûlü belirtmiştir. Peygamber’in vefatında, yine bütün sahabiler Sıddıkı Ekber efendimize biat ederek birlik içinde dirlik buldular. Bundan sonra, Peygamber’in velayetinin mirasçısı olan bâtınî halifelere biat etmek, sünnetteki şekil ve ruhuyla sistemleşerek devam edegeldi. Böylece, ilmi ezelîde verilen sözü bu âlemde kâlb ve kalıbıyla duyup ahdine sadık olduğu anlaşılan bir Allah kılavuzuna biat ederek onun yolundan yürüyüp Allah ve Resûlü’ne makbul olma işinin öğretisine tarikat, bu işin öğretmenine mürşit, şeyh veya pîr denilmiştir. Tarikat, usûlüne sadakatla uyanı Hakk’a ulaştıran bir sünnet, bir sahabi yolu, âyet ve hadisle emredilen seçilmiş ve sevilmişlerin yaşantı şeklidir. Bu yolda Allah’ın emirleri olan şeriata inanarak uyulmalı, yani bu emirler yaşantımızın kuralı olmalıdır. Hakk’ın Habibi’nin sünneti ve sahabilerin can ve ruhlarını feda ettiği Peygamber emirleri de gönlümüzün severek işlediği amellerimizi teşkil etmelidir. Nasıl ki bütün sahabiler kendilerine emredilen özel amelleri hayatlarının sonuna kadar canla-başla yerine getirmişler, herbiri aldığı emrin dışına asla çıkmamışsa; onlardan intikal eden bir yol olan tarikatta da onlar gibi amel ederek kendi yolunun dışına taşmamalı, 'beni ancak bu usûl Hakk’a ulaştırır, diğer yolların usûlü bize fayda yerine zarar verir” diye bilmelidir. “Mürşidini hak bilmeyen Hakk’ı dahi bilmez' kaidesini iyi anlamalıdır. Bir ucu Allah’ın ve Resûlü’nün elinde olan nurdan bir zincir düşünün. Bu zincirin her halkası, bir evvelki halkaya bağlı olan mürşitlerden oluşmuştur. İşte bizim mürşidimizden başlayıp Peygamber’e ulaşan mürşitlerden kurulu halkalara silsile denilir. Nebi, Sıddık, Selman… diye nurlarına bürünmek istediklerimiz bu altın halkalardır. Bunların herbiri Allah’ı ve Resûlü’nü sevmiş, Allah ve Resûlü’nün direktifiyle bizlere de Allah ve Resulü’nü sevdirmeye memur edilmişlerdir. Bunlar insanlara lutfedilen en büyük nimettir. Bu nimetin kadrini bilip ona göre şükrünü eda edelim. Onlar Allah tarafından yücelmiş ve sevilip sayılmaya, kendilerine uyulup emirleri tutulmaya layık görülmüş Allah dostlarıdır. Bunlara maddî ve manevî bir beklentisi olmadan Allah için uyanlar, Allah’a giden yolun kıymetli yolcuları olurlar. Bizim bu yolumuz en büyük sahabi olan Ebubekir Sıddık hazretlerinin yolu ve evliyanın başkanı, kemâllerin doruğuna varan Şahı Nakşibendi efendimizin usûlüdür. Bu yolda Allah zikri gönüllere işlemiş, kalblere Allah adı nakşedilmiştir. En kolay ve en kıymetli sünnetlerle donatılan bu yol, kestirmeden süratle götüren ruh yoludur. 'Bu yolda bir adım atan, başka yollarda bin adım atandan ileri geçer”, “bu yolda işin sonu başına yerleştirilmiştir” denilmiştir. Allah için mürşidi sevmek; onun bulunmadığı yerledeki durumları da bilip göreceğine inanmak; onu büyük velî bilip bizi mutlaka Allah’a ulaştıracağına kani olmak; onun usûl ve emirlerine teslim olup, tabi olmak bu yolun şartlarıdır. Cenab-ı Hakk bu kainatı Habibi’ne olan sevgisinden yaratmıştır. Ta oradan gelen bu sevginin bir damlası olan mürşidimize olan sevgimizi iman ve bağlılık haline getirmeye çalışalım.



Yüce Mevlâ, Habibi’ni en güzel şekil ve sıfatta yaratmış; O’na olan muhabbetini belirtmek ve üstün kemalini sergilemek için bütün kainatı yoktan varetmiştir. Âlemlere rahmet olan Habibi’ni dış ve iç güzelliklerin en âlâsı ile bezemiş, O’nu bütün insanlarla cinlere şefaatci peygamber olarak göndermiştir. Kur’an-ı Kerim’i O’na indirerek, önceki kitaplarla diğer şeriatların hükmünü yürürlükten kaldırmış, “Habibim seni sevdim, bu kainatı senin için yarattım” buyurmuştur. O’nun emirlerine inananı ateşten koruyacağını vaadetmiş, O’na uyarak, O’nu candan sevenleri de yüksek derecelere çıkaracağını belirtmiştir. Bu ilâhî sevginin bereketiyle; O’nun ataları, aile ve çevresi, evlâtları, en kemâlli müritler olan sahabeleri, bu sahabelere bağlanan tabileri ve evliyâsı da Hakkı gösterici birer meşale yapılmıştır. 'Biz sana kevseri verdik' âyetinin bir mânası da, kıyamete kadar hakikat kılavuzluğu yapacak ve insanlık numunesi olacak Allah ehlinin devam edip gideceğidir. Rabbulâlemin’in Habibim diye yücelttiği rahmet Peygamberi’ni sevmek ve bu sevginin şefaatiyle Hakk’a sevilmek; şeriatın noktası, sünnetin gayesi, tasavvuf ilminin konusudur. Bu muhabbet ilk önce ve kemâlli şekli ile Hazreti Ebubekir Sıddık’ın gönlünde filizlenmiş, Hicret sonrasında diğer sahabilere de aynı biçimlerde lutfedilmiştir. Peygamber rabıtası, sohbet ve gizli zikir olarak özetlenen Tariki Sıddıkî, tâ Abdulhâlik Gucdüvanî hazretlerine kadar bu şekliyle gönülden gönüle devredilmiştir. Nübüvvet ortamından uzak kalan sonraki devirlerde, ana santral gibi olan Peygamber feyzine dayanamayanların çoğunluk kazanması üzerine, Abdulhâlik Gucdüvanî hazretlerinin şefaatıyla, rabıta, Peygamber emriyle mürşitlere yapılmaya başlamış; bu suretle de, peygamberlik seyri velâyet seyrinde gizlenmiştir. Büyük kolbaşı, büyük irşâd eri Mevlâna Halid hazretlerinin tecdidiyle de, Sıddıki Ekber’in feyzine, şâhı velî Hazreti Ali’nin feyzi de eklenerek Habibi Kibriya’nın nübüvvet ve velâyet verimleri yolumuzda bütünleşmiş bulunmaktadır. Bizim yolumuz; Resulü Ekrem’in zâhir ve bâtın halifesi, mağara ve hicret yoldası, sohbet ve istişare arkadaşı, risalet ilmi ve hikmetlerinin emanet edilen kasası olan Ebubekir Sıddık Hazretleri’nin yoludur. Peygamberlerden sonra bütün insanların büyüğü olan pirimizin imanı, peygamberler dışındakı gelmiş ve gelecek bütün insanların imanından ağırdır. Bu yüce sahabiyi sevmek farzdır. Cennet’e O’nu sevenler girecek sevmeyen nasipsizler ise ateş ehli olacaktır. Mâneviyat yolunun rehberi, mahviyet ve fenânın benzersiz örneği, ilim, irfan, marifet ve vuslat ehlinin öğretmeni, hüküm, idare ve dirayet sahibi, Kur’ân’ın toplayıcısı, azanlarla döneklerin terbiyecisi, şefkat ve merhametin madeni, cömertlik ve hizmetin mektebi, sadakat ve teslimiyetin Sıddıkı Ekber’i olan velîlik üstündeki bu yüce pirin yolu Tariki Sıddıkî adıyla başlamıştır. Yüce Peygamberimiz 'Yürüyen bir ölüye bakmak isteyen Ebubekir’e baksın.', 'Herkes Cennet’in bir kapısından çağrılacak, Ebubekir ise Cennet’in sekiz kapısından çağrılacaktır.' buyurmuştur. Tariki Sıddıkî, böyle bir önder ve rehberin yoludur. İki yıllık hasretin sonunda sevgili Peygamberi’ne kavuşan Hazreti Sıddık’tan sonra, bu yol yine büyük sahabilerden olan Hazreti Selmanı Farisî (r.a.) eliyle yürütüldü. 'Selman bizdendir.' hadisi şerifiyle ehli beytden sayılan, 'Hayırlı Selman.', 'Cennet Ali, Ammar, ve Selman’a âşıktır.' hadisleriyle ölümsüzleşen Hazreti Selmanı Farisî için Hazreti Ali: 'Selmanı Farisî evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini bilen bitmez tükenmez bir denizdir.' buyurmuştur. Ebu Hüreyre: 'Selman, Kur’an’ı da İncil’i de bilirdi.' demiştir. Peygamberimiz buyurmuştur: 'Dört kişi fazilette öne geçmiştir. Ben Arapları, Süheyl Rumları, Selman Farsları, Bilal Habeşlileri…' 250 veya 400 yaşında vefat ettiği söylenen bu yüce pirden sonra, tabiinin iki büyüğü yolumuza mürşit ve rehber oldu. Hazreti Ebubekir’in torunu büyük âlim ve yüce insan Kasım bin Muhammed ile Hazreti Ali’nin Hazreti Hüseyin’den olma torunu, Hazreti Zeynelabidin’in oğlu İmamı Bakır’ın oğlu altıncı imam Caferi Sadık Hazretleri… Peygamber iklimi ve sahabî nefeslerinin mevcut olduğu devrin bu iki faziletli büyüğünden sonra, bu nisbet, fark âlemine inmiş ve peygamberlik kemâline yükselmiş olan büyük mürşitler eliyle yürütülmüştür. Tayfur ve Âriflerin Sultanı olarak bilinen Bayezidi Bistamî, Hasanı Harkanî, Ebu Ali Farimedî, yüce veliler Yusufu Hemedanî ve Abdulhâlik Gucdüvanî, Ârifi Riyvegerî, Mahmut İncir Fağnevî, Ali Ramitinî, Muhammed Baba Semmasî, Şâhı Nakşibendi efendimizin Şeyhi Seyyid Emir Külal, bu yolun usûlünün kurucusu ve evliyâlar başkumandanı Şâhı Naksibend, Alâaddin Attar, Yakub Çerhî, Ubeydullah Ahrar (Hâcei Ahrar) , Muhammed Zâhid, Derviş Muhammed, Hacegi Emkengî, Muhammed Bâkibillâh, ikinci bin yılın müceddidi İmamı Rabbanî, Muhammed Masum, Şeyh Seyfeddin, Seyyid Nur, Mazharı Cânı Cânan, Abdullah Dehlevî, kolbaşı ve yüzlerce şubenin imamı Mevlâna Halid, Seyyid Tâha, Seyyid Sıbgatullah Arvasî, son müceddid Abdurrahman Tâgî, Muhammed Samî, kasımül erzak ve mürşidi sakaleyn Muhammed Beşir, Sultanı evliyâ ve gönüllerde safa Dede Paşa (Musa Baştürk) , ve… Beşeri örtülerle gizlenen mahviyet madeni Abdurrahim Reyhan Hazretleri…

Bu yolun usûl ve esası bire indirilecek olsa, bu birlenen şart ancak rabıta olarak belirmiş olacaktır. İşin aslını böylece tesbit edince, bu yolun pîrlerini anmak, onların yaşantısını ve kemâle ulaşma sebeblerini bilmek, elbetteki hâlis bir rabıtadır. Büyük amel olan hatmenin feyiz çeşmesi ve nur banyosu olması da bu sebebledir. Bizler için zarurî olan böylesine büyük bir amelin vesilesi olan bu mukaddes ruhların sahiplerini ismen, cismen, ilmen, amelen, mânen ve hakikaten tanıyıp safiyetle onlara bağlanmak, himmetlerine sığınıp, rızalarına kavuşmak; Habibi Kibriyâ’yı sevmenin ve Allah’ı bilip, Allah’ı bulmanın yegâne formülüdür.



Böylece maddî ve mânevi hallerimizin ilmihalini en kısa şekliyle özetlemiş oluyoruz. Hemen ilerdeki giriş ve günlüklerimizi şevkle yapmamızı, amellerimizin makbul olmasını dileyelim.

YOLLAR

'Yollar…Ki Allah’a gider'; noksanı yolda gider

Her yol ayrı tarzla gider; vücut geç, ruh hızla gider

Noksandır ruh, nefis, vücut; akıl, mal, cümle his, mevcut

Ya tek tek hapsedip uyut; ya geç hepsinden, ruhu tut

İlim, amel, zühd ve gına; varlığına müsait esmâ

Kuvvet verir isen ruha; pişman etmez seni aslâ

Gören gönül; tene, akla; görür diyen gözler şehlâ

Yere, göğe sığmaz Mevlâ; fikri zandan çekmek evlâ

Zat, uluhiyet: Bir Allah; burda kayan bulmaz felâh

Ahad’dendir vahidiyet; hâl diliyle söyler kesret

Tevhid ise şayet niyet; âlem sivâ, zikri vahdet

Deme: Dehrî değil bunak; düşer mi nübüvvet bir bak

Allah buyurur ki: 'Levlâk'; 'Olmasan olmazdı eflâk'

Yavan akıl cüz ancak; risaleti etmez idrâk

Yol Peygamber’le olur hak; vesilemizdir muhakkak

'Yollar…Düz, çıkış, inişde; hak, bâtıl, patika, cadde'

Kimi hakdır velâyetle; kimi delâlet içinde

Her yol bir başka biçimde; hak yollar sünnet içinde

Nimet, Şeriat içinde; sapıklar, hasret içinde

Kimi yol işler zikirle; kimisi gider fikirle

Kimi kaim bin rekatle; kimisi iftar, imsakle

Kimi hizmet, mahviyetle; kimi himmet, selâmetle

Kimi ilim, marifetle; kimi temkin, istikametle

Yollar uzar, ibadetle; kimi zühd, riyazetle

Kimi fâni musibetle; kimi dert, belâ, illetle

Kimi sevilmiş zilletle; kimi yol almış kılletle

Kimi şevkle, muhabbetle; kimi kabız, melâmetle

'Zikri, fikri, ibadetle'; Oruç, namaz, kerametle

Olmaz ilim, maharetle; rıza: Rabb’la, Muhammed’le

Yol var, usûlü rabıta; hizmet, ibadet rabıta

Muhabbet, âdab rabıta; ihlâs teslim hep rabıta

İlim, idrakdir rabıta; seyre buraktır rabıta

Olur şeriat rabıta; sünnet, şeriat rabıta

Sünnette yoldur rabıta; Cemâle yoldur rabıta

Görür hep seni rabıta; duyar hep seni rabıta

Emri tutup yap rabıta; nehyi atıp yap rabıta

Nebi, Sıddık’la rabıta; Rabb’a çıkar bu rabıta

Bil: 'Bu tariki rabıta'; emir: 'Hemen et rabıta'

Bu yolda tek istek rıza; rıza varsa yok ârıza

Rıza iste
, görme ceza; istek: Varlık, yokluk: Rıza

'Şeyhin severse, de rıza; Şeyhin döverse, de rıza'

Fehmi, 'rızake matlubi'; de, Pîrin’den dile rıza.
 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->
Hakkımda Gerçek Asr-ı Saadet İçin http://www.kutbulirsad.net
Doğruya varmayınca Mürşide ermeyince Hakk nasip etmeyince Sen derviş olamazsın
Friendster images

Friendster images

Arkadaşlarım

resulevuslat
diayka
hanifebdal
garibullahi
vuslatgulu
resulevuslat2
seyyidsultan

Kategoriler

RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ (S.A.V.) İN HAYAT-I ŞERİFELERİ
PEYGAMBERLER TARİHİ
ASHAB-I KİRAM
MEZHEPLER
İSLAM İLMİHAL
İŞLAMDA AİLE HAYATI
KUR'AN ELİFBASI

NERDE EZAN OKUNUYOR?


www.dizayn.tr.gg!
webuzmani.blogspot.com


WebUzmanı

müzik dinlemek için tıklayın kullanıcı adı:muridyusuf şifre:kartal
www.muridyusuf.blogcu.com


'); cboxwin.document.write(''); cboxwin.document.write(''); cboxwin.document.write('Cbox needs frames!'); try { x = screen.width; y = screen.height; cboxwin.moveTo(Math.max((x/2)-80, 0), Math.max((y/3)-190)); } catch (e) {}; } Pop up my Cbox