SEYDA HZ.CEBEL-İ NUR DA

2007-03-24 22:46:00

 

Ey her an ölüme yaklaşan kişi! Bilirmisin ki ölü kalpler ancak Allah’ın zikriyle canlanır ve huzur bulur. Hem Mürşidimiz Abdürrezzak (k.s) Efendimiz bu konuyu ne güzel açıklıyor. Şimdi Mürşidimizden sana aktaracağım sözleri iyi dinle ve bunları uygula.

Zikir kelimesi müştaklarıyla birlikte Kur’an-ı Kerim’de yetmiş surede iki yüz elli altı yerde geçmektedir. Zikrin mânâsı, anma, anımsama, ezberleme, hatırlama, söylenmesi tavsiye edilen hamd, sena ve dua için dilden ve gönül gelen güzel kelimelerle, kalbde bulunan Allah sevgisinden doğan gerçeğe ulaşma duygusu ve düşünceleriyle kullanılan sözler. Bazı alimler zikri, insana sevap kazandıran her türlü hareket olarak tarif etmişlerdir ki bizim tercih ettiğimiz tanımda insanın dinî maksatlı yaptığı her türlü söz, fiil ve takrirleridir. Tasavvufta da, Allah’ın yüceliğini dile getirmek ve manevî yetkinliğe ulaşmak amacıyla belli bir söz ya da cümleyi yinelemektir. Zikir Yüce Allah’ın bilinen güzel isimleri ve tevhid kelimesi (Lâ ilâhe illallah) ile yapılmaya başlanmış olup her bir tarîkatın kendi meşrep ve anlayışına göre bu zikrin değişik versionları kullanılmıştır.

Zikir “zekere” fiilinin mastarıdır. Aslı “zikr” dir. Türkçe’de zikir diye kullanılır. Zükür kelimesi ile aynı anlamdadır. Çoğulu ezkâr ve zükûr olarak gelir. Zikrâ kelimeside, zikr’in mübalağası olup çok zikretmek demektir. Zikir, aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur’anda üç yüz’e yakın yerde geçmektedir. Yüce Allah Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde Allah’ı zikretmeyi emretmiştir. Bu âyetlerden birinin meali şöyledir: “Öyle ise beni beni anın ki, bende sizi anayım”. Yüce Allah bu âyette zikir ile şükrü bir arada anmıştır. Zikir de şükür gibi üç çeşittir. Bunlar: Dil, kalb ve beden ile yepılan zikirlerdir. Dil ile zikir, Yüce Allah’ı güzel isimleri ile anmak, O’na hamdetmek, tesbihte bulunmak, Kur’an’ı okumak ve dua etmektir. Bu çeşit zikri dile getiren birçok âyet vardır. Bu âyetlerden bazılarının meâli şöyledir: “İşte bu (Kur’an) da, bizim indidiğimiz bir zikirdir (öğüttür). Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?”

Kalb ile zikir de, Yüce Allah’ı gönülden anmaktır. Bu bir nevi tefekkürdür. Beden ile zikir ise, vücudun bütün organlarının Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve yasaklarından sakınmaları ile olur. Bu da kişinin kendi vücudunun organlarını Allah’ın yolunda bulunmaması ile mümkündür. Yukarıda meâli sunulan âyette geçen, “Siz beni anın ki ben de sizi anayım” ifadesi, alimler tarafından çeşitli manalar için yorumlanmıştır. Bu yorumların şöyle özetlenmesi mümkümndür: “Siz beni ibâdet ve itâatla zikredin ki, ben de sizi rahmetimle zikredeyim. Beni dua ederek zikredin, ben de sizin dualarınızı kabul edeyim. Benim verdigim nimetleri hamd ve senâ ile zikredin, ben de size nimetlerimi artırayım. Siz beni dünyada zikredin ben de sizi ahirette zikredeyim... Beni, varlık ve refah için de olduğunuzda zikredin ki, ben de sizi belâ,musibet ve sıkıntılarınız zamanında zikredeyim... Beni, benim yolumda cihâd ederek zikredin ki, ben de sizi hidâyetimle zikredeyim. Beni sıdk, samimiyet ve ihlâs ile zikredin, ben de sıkıntılardan kurtarmak ve bilgi ile ihtisasınızı artırmakla sizi zikredeyim. Beni Rabbiniz olarak bilip kulluğunuzla zikredin ki, ben de sizi sevdigim kullarımdan kabul edip sonunda bağışlamakla zikredeyim.

Zikrin önemini bildiren ve zikir hakkında emir ve tavsiyelerde bulunan diğer bazı âyetlerin meâli şöyledir: “Onlar ayakta oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler (anarlar). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: “Rabb’imiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin bizi ateş azabından koru...” “Onlar ki, inanmışlardır ve kalbleri Allah’ı zikretmekle (anmakla) yatışır. İyi bilin ki ancak Allah‘ı zikretmek (anmak)’le kalbler yatışır”

“Allah’ın emrine uyan müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler vemü’min kadınlar, tâata devam eden erkekler ve tâata devam eden kadınlar,sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,mütevâzi erkekler ve mütevâzi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar,ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; işte Allah, bunlar için mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamıştır”

“Ey inananlar, Allah’ı çokça zikredin ve O’nu sabah akşam tesbih edin” Meâlleri verilen âyetlerde görüldüğü gibi, Yüce Allah zikir ehli olan kadın ve erkekleri, müslüman, mü’min, tâat ehli,doğru sabırlı,oruç tutan,hyır ve sevap ehli, iffetli ve namuslu kişilerle beraber zikrederek zikir ehlini adeta taltif etmiştir.

Mürşidimiz Şeyh Abdürrezzak (k.s) Efendimiz Hz.Muhammed (s.a.v.)’in “Zikrin en faziletlisi, Lâ ilâhe illallah ve duanın en faziletlisi de elhamdu lillah’dır” dediğini ifade ederek tevhid kelimesi ile zikirde bulunmanın İslâm dinindeki önemini ifade etmiştir. Bilindiği gibi zikirde esas unsur, diğer varlıkları unutarak, hatta yoksayarak Allah’ı anmaktır. Onun için Allah’ın varlığını ve birliğini ifade eden tevhid kelimesi, en güzel zikir olarak kabul edilmiştir. Tevhid kelimesi bir bütün olarak, “Lâ ilâhe illalâh Muhammedürrasûlüllah” şeklindedir. Bu cümle iki kısımdan oluşmakta olup birinci kısım olan “Lâ ilâhe” olup manası, “hiçbir ilâh yoktur”demektir. Olumsuz manası ifade eden bu kısma “nefy” adı verilir. İkinci kısmı ise “illallah” dır manası, “ancak Allah vardır”demektir. Bu kısmın adı ise, “isbat” tır. Tevhidin bu kısmına tehlil de denir. Bütün tarîkatların temel unsuru olan zikir Necmeddin Kübra’ya göre nefy bölümü kalp ve gönül hastalıklarına sebeb olan, ruhu çeşitli meşgalelerle bağlayan, nefsi kuvvetlendirip güçlendiren zararlı madde ve mikroları yok eder. Bunlar kötü ahlâk ve hayvânî isteklerdir. İsbat bölümü ise kalbin sıhhat ve selâmetini temin ile rezil huylardan kurtarır.

“Lâ ilâhe illallah” nefy ve isbattan meydana gelmiş olan bir ilaçtır, dervişlerin ruh hayatını onarır, tedavi eder. Zikir telkinini yapan ilk kişi de Hz.Peygamber’dir. Resûl-i Ekrem dört halifesinede değişik usûllerle zikir telkin etmiş, daha sonraki tarîkarlar bu usûllere göre zikirlerine yön ve şekil vermişlerdir.

Bu dört telkin (zikir) şöyledir:

a) Sıddıkıye: Hz.Peyğamber Mekke’den Medine’ye hicret ederken mağara arkadaşı Hz.Ebû Bekir’in kulağına üç defa zikir telkin etmiştir.Bu esnada Hz. Peyğamber uylukları üzerinde, Hz. Ebû Bekir ise murabba(ayakları önde kavuşturarak oturma) şeklinde oturmuştur. Hafî (gizli) zikir bu olaya dyanmaktadır.

b) Kübreviye: Hz. Ömer müslüman olduğu esnada Hz. Peyğamber ile kucaklaşmış, bu sırada ikinci halifeye kelime-i tevhidi sesli (cehrî )olarak telkin etmiştir. Fakat Hz. Ömer ayakta duramayıp çöktüğü için Kübrevîler murabba oturarak zikrederler

c) Nurbahşiye: Hz.Osman’a da kalbî zikir “harfsiz ve sessiz” telkin edilmiştir.

d) Cehriye: Hz. Peygamber, Hz.Ali’yi diz çöktürüp gözlerini yumdurmuş ve üç kere “Lâ ilâhe illallah” demiştir. Daha sonra üç defada aynı cümleyi ona tekrarlatmıştır. Zikri, cehrî (sesli) olarak yapan tarîkatlar genel oarak sisileleriyle dördüncü halifeye bağlanırlar. Zikir için yapılan tasnif ve taksimler çoktur. Ancak biz bunlardan birkaç tanesini alacağız.

 

Zikrin Kısımları:

1)Ferdî zikir

a) Lisânî zikir (dilin zikri)

b) Kalbî zikir (kalbin zikri)

2)Toplu zikir

a) Semâ

b) Hatm-ı hâce

c) Darb-ı esmâ

d) Zikr-i kıyam

e) Deveran

 

Diğer bir tasnif,

1) Vücûd-u ilâhi ye delalet eden delilleri düşünmek ve şüpheleri def ederek sıfat ve esmâ-i ilâhiyye’yi tefekkür suretiyle zikir.

2) Allah’ın tekâlifini, ahkâm-ı Rubûbiyyeti ve kulluk vazifesini yani Allah’ın emir ve nehiylerini, va’dini(mükafat), vaîdini(ceza) ve bunların delillerini tefekkür etmek suretiyle zikir.

3) Enfusî ve Âfâkî mahlukatı ve bunların yaratılışındaki esrârı temâşâ ve tefekkür ile her zerrenin âlem-i kudse bir âyine olduğunu görerek zikir.

 

Ayrıca,

1) Zikr-i âmme

2)Zikr-i hâsse şeklinde de bir taksime tabi tutulmuştur.

1) Ferdî zikir,müridin kendi başına yaptığı zikirdir.Mürid, kesin olarak sayı ve yapılış bakımından mürşîdin tarifinin dışına çıkmaz.Mürîdin ruhî hayatı tamamen mürşîdin kontrolündedir. Mürşid, müridin anlattıklarında, hissettiklerinden ve gördüğü rüyalardan hareketle değişik zikirler telkin eder.Mürid,başlangıçta diğer zikir çeşitlerine göre derece bakımdan daha düşük olan mürşîdin telkin ettiği zikre vird (ç.Evrad), okuduğu duâya hizb (ç. Ahzab) denir.

a) Lisanî zikir, dil ile yapılan zikir olup sesli veya sessizdir.Zikrin sesli olması zikri nefse işittirerek ondan kaynaklanan belaları bertaraf etmeye teşmildir.

b)Kalbî zikir, Hû, Hayy, Kayyûm, Kahhâr ,Allah gibi isimlerli kalbe nakşederek kalbe bu kelimeleri söylettirerek müridin virdinin sayısı nisbetince tekrarlakla beraber,lisanî zikre göre kalbî zikirde derin bir tefekkürde bulunmaktadır

2)Toplu zikir, genel olarak âyin-i ehlullah, icra-yı zikrullah gibi isimler alan bu toplu zikirler tarîkatlara göre farklılıklar arzettiği için değişik isimler almışlardır.Bunlardan meşhur olanlarını şöyle sıralamak mümdündür.

a)Semâ, mevlevîlik tarikatının zikrine verilen isimdir.Ayakta ve dönerek,mûskî eşliğinde icra edilir.

b)Hatm-i hâce, Nakşibendiye tarîkatında müridlerin halka halinde ,sağ uyluk üzerine oturması ve hatme-yi şerîfi yaptıran mürşîdin veya onun görevlendirdiği kişinin kıble tarafına yüzü müridlere dönük olduğu halde oturarak hatme-yi şerîfi yaptırması, gerekli olan zikir telkinini söylemesi ile icra edilen sessiz (hafî) bir zikirdir.Herkes okuyacağı duâ,âyet, ve salavâti şrîfeleri hatme-yi şerîfi yaptıranın işaretiyle okur.Mürid olmayanın hatmeye katılamayacağı gibi hatmeye abdestli olarak oturulmasına da dikkat edilir. Cemaat arasında inşirah suresini (hatme-yi şerîfi yaptıran hariç) ezbere bilenler en az on kişi olması halinde büyük hatme, eğer değilse küçük hatme yapılır. Büyük hatmede taşlar gözler kapatıldıktan sonra hatme taşlarını dağıtan yüz hatme taşından yirmi birini hatmeyi yaptırana verir. Geriye kalan yetmiş dokuz taşı, hatmeyi yaptıran sesli olarak “esteğfirullah”dedikten sonra cemâat sesiz olarak yirmi beş defa “estağfirullah” der sonra taşları cemâate eşit sayıda dağıtır. Hatmeyi yaptıran “fâtihâ-yı şerîfe” deyince hatmeyi yaptıran hariç sağındaki altı kişi “Fatihâyı” okur. Hatmeyi yaptıran “salavât-ı şerîfe”der elinde taş bulunanlar, elindeki taş adedince “salavât-ı şerîfeyi” okumasına mütakiben hatmeyi yaptıran “elemneşrahlekeyi şerîf”der. Cemeatte yine elindeki taş sayısınca “elemneşrahlekeyi-inşirah suresi” sessiz olarak okur. Sonra hatmeyi yaptıran salavâtı şerîfe okumak için alıkoyduğu taşları dağıtması için taş dağıtana verir. O’da “elemneşrahlekyi” bilmeyipte taş almayanlara eşit bir şekilde dağıtır. Taşlar dağıtıldıktan sonra, hatmeyi yaptıran, cemeatın elindeki taş sayısınca ihlası okuyacakları süre kadar aralıklarla on defa “ihlâs-ı şerîf der. Cemeatta yine sessiz olarak her ihlâs-ı şerîf okunması için verilen komutta elindeki taş sayısınca ihlâs-ı şerîfi okur. Hatmeyi yaptıran tekrar “Fatihâyı şerîf” der. Hatmeyi yaptıranın solundaki yedi kişi Fâtihâyı şerifeyi sessizce okuduktan sonra hatmeyi yaptıran “salevât-ı şerife dedikten sonra cemaât elindeki taş sayısınca “selavât-ı şerifeyi” okur.Gerekli görülen duâ, âyet ve salavâtı şerîfe okunduktan sonra silsile şeyhlerinin isimlerini ihtiva eden bir duâ okunur ve hatme, hatme-yi yaptıranın nebe veya inşirah suresini sesli olarak okuması ile hatme sona erer. Gözler açılmadan önce hatmeye başlarken olduğu gibi yine yirmi beş defa istiğfâr çekilir. Hatme başladıktan sonra mürid, mürşid-i kâmilin râbıta-yı şerîflerini yaparak, devamlı olarak günahlarına tövbe ederek ve mürşidden kalbini temizleyici bir nûrun geldiğini düşünerek ve ayrıca her bir ismi şerîfleri okunan üstâdın derecesi için Allah’a münâcatta bulunarak –kuddise sırruhu der-ondan isdimdât ister. Hatme sonunda mürşidin veya hatme yaptıranın nasihatlarını dinledikten sonra, dünya işlerine âit sözlerden de son derece sakınıp, ihvânına selâm ve duâ edip, meclisten ayrılmalıdır.

Bütün hatme boyunca mürid başında bir kuş varmışcasına ve uzman bir doktorun kapısına Allah Celle ve Âlâ’nın izni ile manevî hastalıklarına şifa bulacağını tasavvur ederek her zaman olduğu gibi hüs-ü edebi kesinlikle terk etmemelidir. Aksi halde hastalığına şifa bulamayacağı gibi, kendisinden yüz çevrilmiş bir kişi olmuş olmaz mı? Mazallah böyle bir duruma kim düşmek ister. Hem böyle bir şey insanı hüsrâna götürücü bir sebep de değil midir?

c) Darb-ı esma, Halvetîler’in toplu zikrine verilen ad olup halka halinde oturarak hafif sallanarak yapılır Vücûdun hafif hareket etmesi masivâdan sıyrılmak için bir vesîle olarak kabul edilir.

d) Zikri kıyam,ayakta ve sesli olarak yapılan bu zikir Rıfâî ve Sadîlerin zikirlerine verilen isimdir.

e) Deveran,Kâdirî tarîkatının zikri olup ayakta veya oturarak dönerek yahut her üç şekilde de icra edilen sesli şekilde yapılan bir zikirdir.

Tarîkatların temeli olan zikir gelişi güzel yapılan bir hareket değildir. Bu telkininde çeşitli safhaları vardır. Meselâ Nakşibendiye tarîkatının ilgili esasları şunlardır:

1) Evvelâ, zikir edecek kimseye lâyıkolan ve yakışan, en güzel bir hal ile abdestli olarak kıblye karşı aks-i teverrük denilen sağ uylugun üzerine oturup, sol tarafından çıkarmak veya iki diz üzerine oturmaktır.Ma’zeret hâli elbette müstesnâdır. O zaman nasıl mümkünse öyle oturur.

2) Zikir anında gözler kapalı, boyun bükük, baş öne eğik, sekine ve vekâr ile temiz, tenha, hatta kimsenin bulunmadığı bir halvet odasında,devamlı bir tefekkür ve mürşîdi râbıtayıda –ölüm râbıtasınıda- ihmal etmemelidir. Agzınıda her çeşid kokulardan misvak ile temizler ve güzel kokular sürünerek omuzlarla beraber yüzü kapatacak şekilde bir şey örterek zikrine başlar.

3) Yirmi beş defa istiğfârını yapar, sonra yedi adet Fâtihâ-yı şerif okur ve bunları önce Peygamber(s.a.v) Efendimizden başlayarak bütün peygamberlere ve cümlesinin evlâd, ezvâc, eshâbının ve bu güne kadar gelmiş geçmiş meşâyıhın kâffesine hediye eder. Sonra saâdâd-ı İkramların ruhlarına hediye ederek sağ elin orta parmagını kalbin zikir damarına,dili damaga koyup kalbe “Allah”veya “Lâ ilâhe illallah “ dedittirmeyi zikrin sonuna kadar devamla, zikre başlar.

4) Zâkir, zikr ederken üstünün ve zikr ettiği yerin temiz olmasına dikkat ettiği gibi, asıl Hak’kın nazargâhı olan kalbin de temiz olmasına çok dikkat etmelidir. Kalbintemizligi bütün günahlardan, gafletten arınması;hased, kin, kibir, ucûb, riyâ, şehvet, gazap, hırs, yalan, hile,gıybet, nemîme ve mâlâya’ni gibi dünya alâkalarından, ağyar ile meşgul olmaktan ve bunlara benzer günahı hattâ kerâheti mûcib her şeyden, bilhassa haram lokmadan temizlenerek zikr etmek, elbette daha efdal ve daha hayırlı olacagında hiç şüphemiz yoktur.

5) Emir buyurulan zikir yerine getirildikten sonra yirmi beş defa istiğfâr çekilerek zikir tamamlanmış olur.Müridin,emir buyurulan zikrini özellikle sabah namazından sonra çekmesinin bu vakitte yapılması gerekli olan fiiller arasında en hayırlısının zikrullâh ile meşğul olmak olduğu beyan buyurulmuştur.Bunun delili ise :

1) Hz. Ebû Ümâme (r.a.) rivayet eder ki:Râsûlullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki: “Her kim, sabah namazını cemâatle kıldıktan sonra güneş doğucaya kadar zikrullah ile meşgul olarak namazgâhda oturur, sonra kalkıp iki rek’at namaz kılarsa, o kimse hac ve umre sevabına nâil olarak kalkar.”

2)Enes İbni Mâlik(r.a.)’den rivâyet olunur ki: “Her kim sabah namazını cemâatle kılar da, sonra güneş doğncaya kadar(yani, işrak vaktine kadar)Allahu Teâlâyı zikr eder, sonra kalkıp iki rekat namaz kılarsa(ki buna işrâk namazı denir) o kimse tam bir hac ve ümre sevabı kazanır.”

2) Ömre Hatun der ki: Hz. Âişe (r.a) dan işittim oda Resulullah (s.a.v) den duymuşlar: “Her kim sabah namazını kılar, sonra namaz kıldığı yerde oturur ve dünyaya ait bir şeylerle meşgul olmayıp, dört rek’at duhâ namazını kılıncaya kadar zikrullahla meşgul

olursa, anasından doğmuş gibi hiç günahsız olarak camiden çıkar.”

3) Mu’az İbni Enes (r.a.) : “Her kim sabah namazını kılar, sonra güneş doğuncaya kadar zikrullah yaparak oturursa, ona cennet vâcib olur.” İbn-ü Atâullah der ki:”Sâlik sülûkünde hiçbir zaman mu’tad olan ve şeyhinden almış olduğu zikri kattiyyen terk etmemeli.Başka şaylerle meşgul olup da, aldığı zikir dersini ihmal etmekten çok sakınmalıdır.

1)Zikr-i âmme, (umumun zikri) bir kimse, sevap kazanmak için herhangi bir zikri yapar, fakat bununla beraber bütün kötü ve fenâ meselâ: Kibir, gurur, ucüb, riyâ, haset, hırs, şehvet, gazap, cimrilik vs. gibi huyların da üzerinde durursa bu kimsenin yaptığı zikre, zikri âmme denir.

2)Zikr-i hâs, kişi malûm olan bir zikirle, uzûr-ı kable, sıfat-ı mahsûsa ve âdâb-ı mezkûresiyle, irfân-ı ilâhîye erişebilmek gayesiyle ve aynı zamanda tehâret-i nefsle birlikte tehâret-i mekâna çok dikkat eder. Bütün kötü huyları ve kötü ahlâkları terkle yerlerine güzel huyları iyi ahlâkları yerleştirmeye çalışır ki, nefsin zulmetlerinden bir ân evvel kurtulup rûhânî sırlara erişebilsin.

Zikirden asıl murâd, huzur-u kalp olup, zikereden, kimi zikir ettigini mülâhaza, tefekkür ve tedebbür ile ede ve Hak ile ünsiyet etmeğe kendini alıştıra, esmâyı zikirde ve tevhidde meşgaleleri gönlünden çıkarmağa gayret ede. Hiçbir zaman zikri, dilinden ve kalbinden eksik etmeye. Çünkü zikirden gaflet, Allah teâlâdan i’razdır (yüz çevirmek), maâzallah! Her ne kadar gafleti gideremese bile zikrin dildeki mevcûdiyeti yine Allah’ü teâlâya teveccüh ve ikbâlin bir alâmeti olur. Dilin zikrullah ile meşguliyeti, Allah teâlâya olan her çeşit taâtın da, tezyini olur. Zikrullahdan mahrumiyyet, pek büyük bir ma’siyettir. Zikrullah esnâsında gözleri kapamayı da unutmamalıdır.

İbni Atâullah el-İskenderî (k.s) der ki: “Sakın kalbimde huzur yok” diye Allah’ın zikrini terk etme. Zîrâ zikrullahtan gâfil oluşun, gaflet ile yaptığın zikirden daha eşeddir. Umulur ki, o gaflet ile zikr ederken bir gün uyanıklık gelir de, gafletsiz zikr etmeğe başlarsın. Bakarsın ki, daha sonra hem huzur hasıl olur ve hem de gayb (fena fillâh) hâli de zuhur ederek kâmilîn zümresine dâhil oluverirsin. Bu suretle de saâdet ve selâmete ulaşırsın. Her halde zâkir, zikir esnâsında ve sâir ahvalde, kardeşlerinin vaz’iyetlerine ve hallerine muvaffak ede, onlardan hiçbir sebeple ayrılmaya. Meselâ: Bir kenara çekilip oturmak gibi. Bu hal bir büyüklenme ve gurur alâmetidir. Onun için mü’min kimseye lâyık olan, zikrullaha devamdır. Hattâ kalb açılır ve zikrullah bütün a’zalara yayılıp, Huzûr-Meallah (Allah’la beraber olma) kendisine nâsib olur. Cenâb-ı Hak cümlemizi lâyıkıyla zikrinde devam eden kullarından eylesin, âmîn!

Mürid için, nefsi hevasına düşüp, gerek tembellik ve gerekse dünya işleriyle iştiğalle veya daha başka şeylerle vakit geçirip dersini bırakmak kadar tehlikeli bir şey olamaz. Cenâb-ı Vâcib-ül-vücûd Hazretlerinin kullarrına farz kıldıgı ibâdetlerin hepsinin bir had ve hudûdu vardır. Meselâ: hastaların ve yolcuların tutamadıkları oruçlarını bu durumları sona erince tutmaları, ayakta namaz kılmaya güç yetiremeyelerin, namazlarını oturarak kılmaları, yine özrü sebebiyle hacca gidemeyen kimsenin yerine başka bir şahsı bedel vekil olarak göndermesi caiz görüldüğü halde zikrullahdan geri kalmağa ve terke, hiçbir surette ve hiçbir kimseye müsâde edilmemiş ve bu sebeble gecede gündüzde, ayakta veya oturarak, cehren veya sırran, abdestli veya abdestsiz her halde ve her yerde zikr-i ilâhînin kesretle yapılmasını emir ve tavsiye buyurmuşlardır.

İbni Atâullah el-İskenderî hazretleri buyururlar ki: “Zikrullah, kalbin huzurunda ve dâima Hak’la olmak suretiyle, mü’min ve müvahhidi gaflet ve nisyandan koruyup halâs eden bir ni’mettir ve Cenâb-ı Hak’kın Esmâ-ü Hüsnâ’sını veya bunlardan birini, kalb ve diliyle çok çok tekrarlanmasıdır ki, bu suretle devam neticesi zikrullah, bütün vücûda ve a’zâlara sirâyet eder de (elektrik neşr eden makineler gibi ) gerek sahibini ve gerekse etrafındakilerini nûra gark eder.”

İmâm Ebü’l-Kâsım el-Kuşeyrî (rh.a) buyurur ki: “Zikrullah, velîlik pâyesinin verilmesine sebeb olur ve vuslat alâmetini ve irâdesini tahakkuk ettirir ve kulun ibtidâ ve intihâsıının sıhhat ve safâsına işârettir. Bütün iyi huyların mebdei ve menşei zikrullahtır” buyurmuşlardır.” Hakka vuslat yollarının en kavî metîni zikrullah yoludur. Binâenaleyh, hiçbir kimse yokdur ki zikrullahsız hak’ka vâsıl olmuş olsun.ancak ve ancak Hak’ka vuslat zikrullah iledir” demişlerdir.

İbni Kayyim el-Cevzî de şöyle buyurmuştur: “Hiç şüphe toktur ki, eşyanın bilhassa bakırların kilenip paslandığı cümlece ma’lûmdur. Bunlar, erbabları kalaycılar tarafından nasıl temizlenip parlatılıyorsa kalplerin de cilâsı, ancak usûlü dâiresinde ve edebine riâyetle yapılan zikrullah iledir. Bu cilâ sâyesinde kalp gâyet parlak bir ayna gibi olur. Kalbin kirlenmesi, zikrullahtan gaflet ve nisyân neticesinde görülür ve ancak zikrullah ile cilâllanıp parlatılır. Bir de günahlar sebebiyle kirlenmesi vardır. O zaman günahların kirini tevbe ve istiğfarla temizlemek lâzımdır. Şu halde, kalbin cilâsı iki şeyle mümkündür: biri tevbe ve istiğfar, biri de zikrullahtır. Gaflet ve günahlar üst üste birikince, o zaman kir ve pasta kesâfet peyedâ eder kitemizlenip cilâlanması da güçleşir, kalp bu kir içinde iken artık, Hak ve hakîkatı göremez. Neûzubillah, bâtıla Hak der, Hak’ka da bâtıl... Böylece felâket çukurlarında helak olur gider. Bunun asıl sebebi, gafleti ve nefsin arzularına ittibâdır. Bu hâl ise kalbin nurunu söndürür ve gözlerin, yani iç gözü denilen basîretin körlüğüne sebep olur. Baş gözünün görmesi de bu işte fayda vermez.Onun için Cenâb-ı Hak, Kur’an’ı Kerim’inde, “kalpleri benim zikrimden gâfil olanlara ve nefs-i hevâlarına uyanlara sakın uymayınız” diye, birçok âyetlerle bizleri ikâz etmektedir.

Müfessir Fahreddin er Râzi (r.a) Hazretleri şöyle buyuruyor: “İnsanların Cehenneme girmelerinin birinci sebebi, Allahü teâlâ ve tekaddes Hazretlerinin zikrinden gâfil olmalarıdır ve şübhesiz onları Cehennem azâbından kurtaracak şey de zikrullahtır. Zîrâ kalb zikrullahtan gâfil olup dünyaya daldığı zaman kendilerine hırs kapıları açılır, artık dünyanın peşinde koşarak, gafletten gaflete, zulmetten zulmete dûçar olurlar. Kazandıkları da hiçbir şeye yaramaz. Onu hayırlara da sarf edemezler. Sarf etseler bile hayırlardan menfaat hâsıl olmaz. Belki zarar ve zulmet hâsıl olur. Ne zaman ki, gönüllerin kapısı açılıp, zikrullah başlarsa, ma’rifetullah hâsıl olur, helâk ve husrândan kurtulurlar. O zaman mülkün sahibi olan Hazret-i Allah sübhânehu ve teâlâ’yı idrâk ederler ve selâmete ulaşırlar.”

Zikrullah kâidelerini va’z eden Ahmed Zeruk Hazretleri diyorlar ki: “Her eşyânın kendine mahsus havâssı vardır. Meselâ: Gülde koku hassası, biberde acılık, üzümde tatlılık, karda soğukluk, ateşte sıcaklık ve yakma, mıknatısta kendine çekme, bunlara benzer hesapsız hasalar vardır. Binâenaleyh “insanın cehennem” den halâsı da hâssa-i zikrullahtadır” buyurmuştur. Eşyadaki hâssaları inkâr nasıl mümkün degilse, Esmâ-ü Hüsnâ’nadaki tesirleri de inkâr öylece kâbil degildir.

Müslim ve Tirmizî (r.anhumâ)’nın Ebû Hureyre ve Ebû Saîd el-Hudrî Hazretlerinden rivayetlerinde :”Hiçbir zikir meclisi yoktur ki, Allah’ü Te’alâ hazretlerini zikirleri esnesında, melekler onları tavaf edip şereflendirmiş olmasınlar. Rahmet-i ilâhî onları ihâta ve gaşy eder de, üzerlerine bir sekîne nazil ve Cenâb-ı hak onları kendi nezdindeki meleklerine gösterek, bakın benim şu kullarıma, diyerek onlarla iftehar eder.” Müslim (r.a)’in Muâviye (r.a) ‘den rivâyetinde Resûl-ü Ekrem Efendimiz, Eshâbdan bir cemâate ugradılar ve onlara niçin böyle toplandıklarını sordular. Cevaplarında: “Allah’ü Teâlâ Hazretlerini zikr ve hamd etmek için toplandık” dediler. O zaman Efendimiz (s.a.v) buyurdular ki: “Şimdi Cebrâil (a.s) geldi ve bana haber verdi ki, Allah tebâreke ve teâlâ Hazretleri sizlerle meleklerine mübâhât etmektedir.”

Seyda Hazretleri Hz.Muhammed (s.a.v.)’in başka bir hadisini ifade ederek Peygamberimizin zikir hakkında şöyle buyurduğunu söylerler. “İnsanlar bir araya gelip Allah’ı zikrettikleri zaman, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar ve onları kendisine yakın olan kişilerden kaydeder.” Ebû Hüreyre (r.a) bir gün çarşıya gider ve oradakilere şöyle seslenir: “Hz.Muhammed (s.a.v.) ‘in mirası camide taksim edildiği halde siz, buralardasınız!..” Çarşıdaki insanlar hemen camiye giderler. Fakat miras diye bir şey göremezler. Ebû Hüreyre ‘ye şöyle şöylerler: “Yâ Ebû Hüreyre, camide taksim edilen herhangi bir miras göremedik. “Ebû Hüreyre onlara: “Neyi gördünüz?” diye sorar. Onlar: “Allah’ı zikreden ve Kur’ân okuyan insanları gördük” derler. O zaman Ebû Hüreyre “İşte peygamberin mirası odur” der. Cenâb-ı Allah, bir taraftan kuluna çok zikir yapmasını emr aderken, diger taraftan az zikr etmenin zarararlı bir durum oldugunu bildirip gâfillarden olmayı teşvîk ederek, münafıkları zem ile, az zikir edenlerin onlar oldugunu beyan eder Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri de: “Hiçbir kavim yoktur ki, bulundukları meclisten Allah’ü Teâlâ’nın zikrini yapmadan kalkarlarsa, muhakkak bir merkep cîfesi etrafında toplanıp dagılan insanlar gibi dağılmış olurlar ve o meclis, kıyamet gününde onlar için bir zikr meclisi degil, bir hüsran mahalli olacaktır. Ebû Hureyre (r.a)’ın şu rivâyeti de şâyân-ı dikkattir: “Bir cemâat bir mecliste oturur da, orada zikrullah olmazsa veyâ Rasûlullah Efendimize salavât-ı şerîfe getirilmezse, o mecliste oturanlar için ancak noksanlık, husrân ve nedâmet olur” buyurulmuştur. Hatta ehl-i Cennet’in bile tehassüsleri, gussaları, nedâmet ve pişmanlıklarından biri de, dünyada iken zikirsiz geçirdikleri saatler ve zamanlar için olacaktır.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri: “Ey iman edenler! Allah’ı çok çok zikredin” emr-i ilâhisi ile, evvelâ Peygamber-i Zîşân Efendimiz’e sonra ümmet-i muhteremesine zikri emretmiştir. İnsanların zevk ve mizaçları yaratılış itibârı ile değişik olduğundan Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahu anh ) Efendimize kâlben zikir yapmayı, Hazret-i Ali (kerremallahu vecheh) Efendimize de cehren zikir yapmayı ve insanlara öğretmelerini emir buyurmuşlardır. Fıkıh konularının mezhep imamlarımız tarafından toparlanıp sistemleştirildiği ve oluşturdukları sistem ve metodları kendi adlarıyla ifade edilmeye başlandığı gibi; zikrin cehrî kısmını Abdulkâdir Geylânî (kuddise sırruh) Hazretleri, hafî kısmını ise Şah-ı Nakşebend Muhammed Bahâüddin (kuddise sırruh) Hazretleri sistemleştirmişlerdir. Bundan dolayı cehrî zikir yapanların yoluna “Kâdirî tarîkatı” hafî zikir yapanların yoluna ise “Nakşibendî tarîkatı” denmiştir. Bundan sonra çeşitli kollar zuhur etmiş ise de, hepsinin aslı birdir. Tarîkat-ı Muhammediye’dir. Gaye, Hazret-i Allah’ı en güzel şekilde zikir ve O’na kulluktur. Zikirle –fikirle meşgul oldukça ruh kuvvet bulur, nefis ise kuvvetten düşmeye başlar. Lâfza-i celâlin zikri şöyledir: “Allah” ism-i şerifi kalb üzerine nurdan yazı ile yazılmış farzedilecek. Mânâsı düşünülerek onu okuyormuş gibi kâlbden geçirilecek. Devam ettikçe bütün letâfât zikredilmiş olur. Lâfza-i celâlde nûr vardır. Yakıcı olduğu için, nefsin kalkanını deler geçer. Nefis bu darbelere, zikrullahın verdiği hararetle tahammül edemez, kâlbi boşaltır böylece kâlb işgalden kurtulmuş, asliyetine dönüp nurlanmıştır. Zikrullah’ı çoğalttıkça ateşide kuvvetlenir. Ruhun esiri olmamak için bütün gücüyle direnmesine rağmen, nefsin mukavemeti azalır. Nefis, sır, hâfâ, ahfâ odalarını da terkeder. Böylece oralarda kalb gibi asliyyetine döner. Kişi bu merhaleleri sabır ve gayretle geçtikçe ilerler ve kemâl yollarını bulur,takvâ elbisesini giyer, bütün azaları ahkâm mucibince hareket etmeye başlar.her bir letâif nurunun rengi vardır. Sırasıyla “Kalb: Kırmızı; Ruh: Sarı; Sır: Beyaz; Hafâ: Yeşil; Ahfâ: Siyah; Nefs-i kül’ün rengi ise mavidir. Ruh nekadar kuvvet bulursa bulsun, kişi bu tecelliyatı Cenâb-ı Hakk’ın lütfundan olduğunu bildikçe muhafazadadır. Kendisinden bilirse helâk olur, yahut, o an için bırakılır. Hazret-i Allah nefsine ruhsat verir ve nefsini kişiye musallat eder.

Cenâb-ı Fahri Kâinat Efendimiz Hadis-i Şerif’lerinde: “Bir insanın kendini beğenmesi, yetmiş senelik ibadetini mahveder” buyuruyorlar. Letâif ampülleri yandıktan sonra yani kalb letâif zikrini hararetle arzulamaya başlayınca üstadın uygun görmesi ve onun emriyle Kelime-i Tevhid’e geçilir ve sâlik murakabaya başlar. Kelime-i tevhid, nefesi hapsetmek suretiyle bir nefeste yirmi bir adet okunur.

Tevhid’in iki manası vardır:

1-Zahirî tevhid: “Lâ ilâhe illallah“ Allah’tan başka ilah yoktur.

2-Bâtınî tevhid:” Lâ mevcûde illallah” O’ndan başka mevcut yoktur. Lâfza-i celâl cezbe-i zâtiye, Kelime-i tevhid ise cezbe-i kayyumiye husule getirir. Cezbe-i kayyumiye ile murakaba, murakaba ile de fenâ hasıl olur. Murakabalardan geçtikçe iman tekâmül eder. Zikir kâlpteki haset, riyâ, kibir, gadap, şehvet.... gibi hastalıkları iyileştirerek kâlbi manen temizler. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hadîs-i Şerîf’lerinde.

“Allah’ı zikir, kâlb hastalıklarına şifâdır.” buyurmuştur. Böylece temizlenen kimseye melekler imrenir, ebedî kurtuluş ve saadete erer. Meâl ve açıklamaları sunulan bütün bu ayet ve hadislerden anlaşıldığı gibi zikir, insanı Allah’ın dışındaki varlıkların her türlü kötülüklerinin tesirinden muhafaza eder, Allah’a bağlılığını sağlar ve her nevi tevhidi muhafaza eder. Bununla beraber, insanın gönlüne huzur verir dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturur. Onun için âkil kimseye lâyık olan, Hak’kın zikriyle uyandırmak ve mü’minlerin sıfatıyla sıfatlanmak ve Hak’kın zem ettigi münafıklardan ayrılıp, medh ü senâ buyurduğu mü’minlerden olmağa gayret göstermelidir. Saâdet ve selâmet ancak bundadır. Çünkü Hak sübhânnehû ve teâlânın zikriyle zâkir olan kul, öyle bir feyz-i ilâhîye ve lütf-ü ihsâna mazhar olur ki, onu tarife gerek yoktur. Hele bütün âzâ ve zerrelerin zikrullahtan lezzet almağa başladığı vakitler yok mu, artık insanın gözüne hiçbir şey görünmez, vesselâm. Cenâb-ı Hak hemen cümlemizi, Hak’kı candan ve ihlâsla zikr eden, âşıkîn ve müflihîn zümresine ilhâk buyursun, âmîn.

Şimdi sofilerin isteğe bağlı olarak yerine getirdiği tarikat sakramenterlerinden biri olan vird hakkında deriz ki: VİRD: Sölük manası itibariyle gelmek, getirilen su, suya gelen topluluk, su hissesi, kuş sürüsü, ordu, gecenin ibadet için ayrılan kısmı olarak ifade edebiliriz.. Tasavvufi bir tabir olarak “v-r-d” fiilinden türetilmiştir. Tasavvuf ilminde, tarikat büyükleri tarafından âyet ve hadislerden de bazı parçalar alınmak suretiyle meydan getirilen hususi dualar için kullanılan bir tabirdir. Çoğulu “evrâd”dır. Evrad, âyet, hadis ve diğer dualardan meydan gelir. Çeşitli nedenlerine göre her bir trikatın kendi sistem ve metoduna uygun olarak virdleri vardır. Misal olarak Nakşibendi tarikatında vird şu şekildedir:

Abdestli olarak gözler kapandıktan sonra yirmi beş tane “estağfirullah”, yedi tane “fatih-ı şerif” okunur. Her okunan “fatiha-ı şerif” başta Peygamber Efendimizin mübarek, temiz ruhlarına; âline ve ashabına hediye edildikten sonra sırasıyla fatihalar Sadaat-ı Nakşibendi ruhlarına hediye edilir.

Sadaat-ı İkramların İsimleri:

Şah-ı Nakşibend (k.s) ve Seyyid Abdü’l Kadir-i Geylanî (k.s)
Şeyh Abdülhaliki’l-Gujdevanî (k.s) ve İmam-ı Rabbanî (k.s)
Şeyh Mevlana Halid Zülcaneheyn (k.s) ve Seyyid Abdullah (k.s)
Seyyid Tahâ (k.s) ve Gavs-ı Hizanî (k.s)
Şeyh Abdurrahman-ı Tağî (k.s) ve Şeyh Fethullah (k.s)
Şeyh Muhammed Diyauddîn (k.s) ve Şeyh Ahmedü’l-Haznevî (k.s)
Şeyh Seyyid Abdürrezzak el-Halîlî (k.s) ve Şeyh Seyyid Selahaddîn (k.s)
 

Vird kelimesi Kur’an da yalnız bir yerde geçmektedir. Bu kelimenin geçtiği ayetin meali şöyledir: “Suçluları da susuz olarak cehenneme sürdüğümüz (gün)” Bu ayette geçen vird kelimesi alimler tarafından farklı manalar için yorumlanmıştır. Daha çok susuz diye mana vermişlerdir. Bazı alimlerde yaya yürümek manasında kabul etmişlerdir. Diğer bazı alimler de, buradaki vird kelimesi için tek tek birer birer demişlerdir.

el-Bakara, 2/152

el-Enbiyâ,21/50

el-İsfahânî,el-Müfredât, İstanbul, 1986,256 vd.; Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri Sözlüğü, İstanbul, 1971, 659

er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, Mısır,1937,lV,143 vd.

Âl-i İmrân , 3/191

er-Ra’d, 13/28).

el-Ahzâb, 33/35

el-Ahzâb,33/41,42

İbn Mâce, Edeb,25

Necmeddin Kübrâ, Tasavvufî Hayat,trc.Mustafa Kara,İstanbul,1980,59 vd

Taberânî ve Mecma’uz-Zevâid, c.10,s.104

Mecma’üz Zevâid, c.10, s.104

Mecma’üz-Zevâid, c.10, s.105, Ebû Ya’lâ rivâyet etmiştir.

 

2/7

el-Gazzâlî,el-İhyâ, Beyrut, I, 210 vd.

Ahzâb, 36, 37; Nisâ, 142

Ebû Dâvud ve Hâkimin sahîhlerinde zikredilmiştir.

Ahzab:41

C.Sağir

Münâvî

Meryem, 19/86

 
Sultanihaleli.net Gerçek Asr-ı Saadet için

 

641
0
0
Yorum Yaz